close

Amerika’da San Diego’dan bir sonraki durağım Amerika Batı Yakası’nı gezen birçok diğer insan gibi Los Angeles oldu. Bu yazıya öncelikle bir noktayı netleştirerek başlamak istiyorum. Bir önceki Amerika Yol Günlükleri yazımı Los Angeles için pek de melekler şehri değilmiş diyerek bitirmiştim. Bu aslında Los Angeles çok kötü bir şehir demek değildi; ancak filmlerden, dizilerden, hatta bilgisayar oyunlarından gözümüzde öyle bir yer etmiş bir yer ki gidince insan ister istemez ‘çok da şey değilmiş ya’ diyor. Yani bu biraz Los Angeles’ı gözümüzde biraz fazla büyütmüş olduğumuz anlamına geliyor, en azından ben büyütmüşüm.

İfade özgürlüğü dediğin…

Gün 8: Los Angeles

8. günün öğleninde San Diego’dan ayrılmak istemez bir şekilde yolculuğuma başladım. Bugün yapacağım yol nispeten yolculuğum boyunca en kısa mesafelerden biri oldu. San Diego’dan Los Angeles’a yaklaşık 210 kilometrelik, son düzlüğü hafif şehir içi trafikli iki buçuk saatlik bir yolculuktan sonra ulaştım. Yalan yok, Los Angeles’a vardığınızda o tepede gördüğünüz uzaklardan minicik duran Hollywood yazısı böyle sanki tanıdığım bir yerde olduğum hissi uyandırdı. Bu öyle bir his ki insan anlamsız bir mutlu oluyor, aynısını bir de New York ’ta yaşamıştım. (İşte bunlar hep Amerikan film endüstrisi)

Los Angeles

Los Angeles’ta beni heyecanlandıran bir başka durum ise 8 gündür tek olduğum seyahatim içinde ilk kez tanıdığım birileri ile görüşecek olmamdı. İstanbul’da aylarca görüşemediğim arkadaşlarım da aynı dönemde orada olduğundan Los Angeles’a gittiğim gibi arkadaşlarımla buluştum ve ilk durağımız Hollywood yazısını daha yakından ama pek de yakın olmadan görebileceğimiz Griffith Gözlem Evi’ne gitmek oldu.

Griffith Gözlem Evi -orijinal adıyla Griffith Observatory, her ne kadar bir gözlem evi de olsa buraya herkes Hollywood yazısını görebilmek ve yazısıyla fotoğraf çektirebilmek için geliyor. Gözlem evini gezmek de sanki Hollywood yazısıyla çekilen fotoğraf karşılığı verilen bir promosyon gibi. Tepede bulunduğu konum sayesinde güzel bir şehir manzarasının da olduğu Griffith Gözlem Evi, Los Angeles seyahati yapacaklar için olmazsa olmaz konumda. Ancak amaç gerçekten Hollywood yazısını görmekse vakti olanlar ve yürümeyi sevenler için Griffith Gözlem Evi’nden veya tepenin aşağısından başlayan patika yollardan yazıya veya yakınlarına kadar yürünmesini öneririm, ben vakit olmadığı için maalesef es geçtim.

Hollywood Dediğin Bir Yanılsamadan İbaretmiş

Gün içerisinde ikinci durağımız Hollywood oldu. Hollywood, bana melekler şehrinin asıl yüzünü gösterdi desem yanlış olmaz. Hollywood’u nasıl hayal ediyorsunuz bilmem ama ben gözümde 2-3 ışıklı binadan daha fazlasını hayal etmiştim. Bu 2-3 ışıklı bina dışında görülecek pek de bir şeyin olmadığı ve en önemlisi eski püskü, pis binaların olduğu bir bölge Hollywood. Binalar dışında muhit de bir leş, sevmedim desem yeridir. Belki Los Angeles’ın gözümde büyüttüğüm yanlarından biri olduğu için böylesine düşük kalite standartları görmek beni şaşırtmıştı. Ama gel gelelim görmek lazım, Los Angeles’a gittim Hollywood çok leşmiş diye orayı görmeden geldim diyeni döverler çünkü. Hollywood’da 1-2 turladıktan sonra arkadaşlarımdan ayrıldım ve konaklayacağım hostele geçtim.

Hostel Dediğin Ne Değildir?

Ne güzel ki merkezi olsun diye hosteli de leş Hollywood’da seçmiştim, ama nereden bilebilirdim ki. İkinci şokla da hostelde karşılaştım. Check-in süresince her şey çok güzeldi, hele ki Los Angeles’ta otoparka sahip olan bir hostel bulmak paha biçilmez. Ancak odaya girince tüm fikrim değişti. Bugüne kadar hep hostel öneren biri olarak ilk kötü hostel deneyimimi burada yaşadım diyebilirim. Aslında kötü derken başıma kötü bir şey gelmedi ancak o kadar pis ve düzensiz odaları vardı ki orada kalasım gelmedi. Bu hissi daha önceden hayatımda sadece bir kere, üniversiteyi kazandığım ilk sene devlet yurduna yerleşirken hissetmiştim. (Düşünün durumun vahimliğini…)

Bu seyahat boyunca hep özel odalarda kaldığım için özel odaya alıştığımdan mı dırdır ediyordum emin değilim ama odayı görünce eşyalarımı fazla dağıtmamak için sadece ertesi gün ve uyurken giyeceğim şeyleri aldım yanıma. Hatta o gazla bir sonraki durağım olan San Francisco’daki hostel’imi iptal ettim. Sonrasında San Francisco’da otel fiyatlarının gecelik minimum 200 dolar bandında olduğunu görünce gene hostel ayarladım orası ayrı. Nitekim tüm olumsuz görünüşüne rağmen iki gece herhangi bir sıkıntı yaşamadan konaklamamı gerçekleştirdim. Eğer Amerika seyahatinde hostel tercih ediyorsanız size önerim kesinlikle Hostelling International gibi bu işi bilerek yapan hostel zincirlerinden şaşmamanız. Yoksa Amerikalılar hostel kavramının ne olduğunu pek bilmiyor desem yeridir. Siz kalmayın diye hostel’in adını da vereyim, Banana Bungalow.

Santa Monica

Hostel’de ilk şoku atlattıktan sonra Santa Monica’ya doğru yola çıktım. Los Angeles’ta 5 kilometre de gitseniz, 10 – 15 kilometre de gitseniz gideceğiniz her yere minimum 30 dakikada ulaşıyorsunuz. Büyük şehirde olmanın artılarından biri olsa gerek. Santa Monica’ya araba ile gidiyorsanız büyük ihtimalle otopark sıkıntısı çekeceksiniz. Etrafta 2-3 saatine 10’larca dolar vermeniz gereken bir sürü otopark varken şans eseri ilk 2 saati ücretsiz bir otopark bulmayı başardım. Hem de tam merkezde, Santa Monica Place alış veriş merkezinin otoparkı.

Santa Monica, Hollywood’a göre daha iyiydi, seyahatim boyunca karşıma çıkan tarihi Route 66’nın sonu da Santa Monica Pier’de olduğu için orayı görmek ayrı bir keyif verdi. Santa Monica’da biraz gezdikten ve o dönem yeni çıkan iPhone X’i incelemek için oradaki Apple Store’a uğradıktan sonra günü tamamlamak üzere hostel’e dönüyordum ki gün boyunca hiçbir şey yemediğimi fark edince Hollywood’da bulunan ve buraların pek meşhur hamburger zinciri olan In & Out Burger’a uğradım. In & Out’u azımsanamayacak derecede çok sevilen bir yer. Nispeten uygun fiyatlı ve lezzetli bir tercih de olduğu için benim  de 13 gün boyunca en az 5-6 kez tercihim oldu. Zaten ne kadar popüler olduğunu her daim kalabalıktan anlamanız mümkün.

Gün 9: Los Angeles ile Barışmak

Şaka yok, Los Angeles’la ilk karşılaştığım gün benim için hayal kırıklığıydı. Hele o Hollywood yok mu? Şehirle barışmak için ise şehrin biraz daha zengin bölgesine gitmemiz gerekti. Hostel’de kahvaltımı yaptıktan sonra gene oradaki arkadaşlarımla buluşarak Rodeo Drive ve Beverly Hills’e gittik. Burası şehrin en lüks yerlerinden biri, şöyle ki sokakta su almaya kalksanız 4 dolar veriyorsunuz. Ama Los Angeles’ta da insan köhne, pis sokaklar yerine biraz bunu beklemeli zaten.

Newport Beach

Günün ikinci yarısında ise benim The O.C. dizisinden hatırladığım, Newport Beach’e gittik. Newport Beach, Los Angeles’ta demek biraz güç, çünkü şehir merkezinden yaklaşık 100 kilometre uzaklıkta ve merkez trafiğiyle minimum bir buçuk saat alıyor gitmek. Ancak şansınız varsa buralara kadar gelmeyi ve Corona Del Mar’ın eşsiz manzarasını görmeyi kesinlikle öneririm. Eğer The O.C. izleyen bir insansanız buraları gezerken kulaklarınızda ‘Californiaaaa here we come…’  şarkısını hissediyorsunuz. Zenginlik seviyesi buralarda bir tık daha artıyor gibi…

Aslında Newport Beach’e asıl gelme sebeplerimizden biri ıstakoz ve yengeç yemekti. Ben hayatımda ilk kez böyle bir girişimde bulunduğum için neyle karşılaşacağımı bilmesem de ilginç bir deneyim oldu. Fındık kıracağı gibi bir kıracak, konserve açacağı tipi plastik bir araç ve önlük takarak yemek zorunda kaldığınız bu deneyim gerçekten meşakkatli bir iş. Maddi açıdan seyahatim boyunca yediğim en lüks yemek oldu diyebilirim, ama yeme sürecindeki zorluk nedeniyle manevi açıdan da insanı etkiliyor. Eğer böyle bir yemek merakındaysanız ve ‘denizden babam çıksa yerim’ diyorsanız birçok noktada şubesi de bulunan Joe’s Crab Shack merakınızı yeterince karşılayacaktır. Üç kişi böyle bir deneyim için bahşiş dahil 160 dolar gibi bir hesap ödedik.

Gittiğimiz yerlerin birbirinden uzaklığı neticesinde ikinci gün başka bir şey yapmaya fırsatımız kalmadan Los Angeles yoluna geri döndük. Ertesi gün seyahatimin son kısmına doğru yola çıkacağım için fazla da geç kalmadan direk hostel’e geçtim ve Los Angeles  sayfasını kapattım.

Kısa kısa:

  • Geçtiğimiz sene Orlando’da Universal Studios’a gittiğim için Los Angeles’ta Universal’a hiç uğramadım. Genel olarak neredeyse tüm ride’lar ve içerik aynı olduğu için eğer bu parklardan birine gitti iseniz diğerine gitmeye gerek yok diye düşünüyorum. Ancak ilk kez gidecekseniz Los Angeles’ta yapılacaklar arasında ilk sırada olmalı.
  • Venice Beach’e bir türlü gitme fırsatı bulamadım, ancak pek de bir şey kaçırdığımı düşünmüyorum. Büyük ihtimal Santa Monica Beach’in bir benzeri olacaktı. Vaktiniz var ise Santa Monica’dan yürünebilecek de bir mesafede.

Bir sonraki yol günlükleri yazım bir günlük Six Flags Magic Mountain deneyimim üzerine olacak. Gelecek yazıda görüşmek üzere…

Eğer Amerika Yol Günlükleri yazı dizisinin önceki yazılarını okumadıysanız aşağıdaki linkleri kullanabilirsiniz:

Tags : AmerikaAmerika Birleşik DevletleriAmerika Birleşik Devletleri Gezilecek Yerleramerika gezi rehberiAmerika Gezisiamerika grand canyonAmerika Yol Günlükleriamerikada araba kiralamakamerikada araba kullanmakBeverly HillsCaliforniaHollywoodKaliforniyaLos AngelesNewport BeachRodeo Drive
Gezen Kafa

The author Gezen Kafa

Leave a Response

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.