close

Avrupa

Avrupa kıtası ile ilgili yazılar bu kategoriye.

Almanya

Adını Söyleyemediğimiz Yerlere Gitmek

Neuschwanstein Şatosu

Şimdi başlığı görünce bu kız İzlanda’nın popüler yanardağı “Eyjafjallajökull” a gitmiş sanmayın (ki inşallah bir gün o da olur.) Benimkisi Münih’e 3 saat uzaklıktaki Bavyera dolaylarındaki Füssen köyünde yer alan, romantik mi romantik biraz hüzünlü bir hikayesi olan Neuschwanstein Şatosu.

Bugüne kadar yazdığım yazılardan da fark etmişseniz gördüğüm yerlerin tarihini anlatmayı tercih etmiyorum; ama sanırım binanın içinde dolaşıp o hayali biraz hissedince yer vermem gerektiğini düşündüm. Neuschwanstein; zeki ve fazlaca romantik Bavyera Kralı 2.Ludwig’in sözlükteki tam anlamıyla inzivaya çekildiğinde kendisini daha fazla sanata ve doğaya adayabilmek için kullanmak üzere hiçbir masraftan kaçınmayarak yaptırdığı bir şato. Dünyevi işlerden çok uzakta olan 2.Ludwig, gerçekten bir servet harcayarak kendi hayal dünyasının yansıması olan, masalsı bir şato tasarlatmış. Öyle ki şato bugün Disneyland’ın logosuna ilham olmuş. Ancak yapımına 1869’da başlanan şato maalesef kralın öldügü sene olan 1886’da tamamlanabilmiş. Yani kral içinde çok az yaşayabilmiş. Ülkenin servetini böyle maliyetli ve gösterişli bir şatonun yapımına harcayan kralı zihinsel rahatsızlıklarını bahane ederek Berg Şato’suna hapsetmişler. Maalesef bir süre sonra kendisinin cansız bedeni gölün sularında bulunmuş. Bugün yaklaşık 1.5 milyon turistin ziyaret ettiği bu görkemli yapının ileride turizm açısından ülkenin kaybolan servetini karşılayıp karşılamadığını çok merak ediyorum.

O zaman romantik bir seyahat rotasına hazır mısınız?

Soğuk bir Şubat ayının cuma akşamı Münih’e uçtum ve sonra havalimanı’ndan araba kiralayarak yaklaşık 3 saat uzaklıktaki Fussen’in Hopfensee kasabasına geldim. Geldiğimde gecenin bir yarısıydı ve etrafta kendi nefesimden başka ses yoktu gercekten! Lapa lapa yağan karın altında otelimi buldum ve fakat o da ne?

Otel kapı duvar, camda bana bir not:

  • Lütfen arka kapıya gidiniz…
  • Peki arka kapıya gittim, yine bir not Lütfen paspasın altına bakınız…
  • Peki oraya da baktım, gülmeyin orada da bir not: Lütfen x. saksıdan anahtarınızı alınız…

Çok şükür bu sondu ve ben bütün detayların yer aldığı kağıtla birlikte otele giriş yapabildim. Adamlar kendilerine ve bana ne kadar güveniyorlarmış siz düşünün.

Sabah sanırım o güne kadar gördüğüm bu-hayatımda-gördüğüm-en-beyaz-donmuş-göl-olabilir manzarasına uyandım. Meğerse burada gerçekten büyük ve güzel bir göl varmış. Yine yoğun bir sessizlik, etrafta sadece köpeğini dolaştıran emekli çiftler var. Sanırım burası yazları donmamış gölü ile daha güzel olabilir. Neyse otelde bol milyöflü, peynirli ve şarküterili klasik bir Alman kahvaltısı yaptıktan sonra 15-20 dakika uzaklıktaki Neuschwanstein Şatosu’na doğru yola koyuldum.

 

Yol boyunca klasik Bavyera evlerinin olduğu irili ufaklı köylerden geçiyorum ve  bir kısmını dönüşte ziyaret etmek üzere aklıma yazıyorum.

İlk olarak geleceğiniz yer Hohenschwangau isimli bir köy merkezi (bir kaç otel-restorandan oluşuyor). Arabayı otoparka park edip hemen etrafı gezmeye başladım. Unutmadan şatonun biletlerini online almakta fayda var, hem uzuuuun sıraya girmezsiniz hem de olası bir sürpriz ile karşılaşmazsınız.

Online aldığınız biletinizi köydeki bilet merkezinden alabilirsiniz. Biletin fiyatı 13.80 € idi o dönemin fiyatlarında…

Benim gittiğim dönemde şansıma satonun bir bölümü tadilattaydı maalesef, o nedenle köyden şatonun çekilen fotoğrafları çok düzgün çıkmadı.

Köy merkezinden şatoya yaklaşık 15-30 dakikalık, hafif yokuş ama bool ağaçlıklı gerçekten çok romantik bir yol var. Mutlaka yürüyün… Hem temiz havayı içinize çekin hem de o dönemin ruhunu hissedin.

Şatoya girmeden ufak bir alan var, zaten kalabalıktan da anlarsanız burası fotoğraf çekilmek için hazırlanmış bir yer. Bol bol fotoğraf çekip, buranın hakkını verdikten sonra bilet üzerindeki saatin yaklaşmakta olduğunu fark edip hızlıca içeri girdim.

Şatoya bir rehber eşliğinde gruplar haline giriyorsunuz. Size her yeri ingilizce olarak anlatıp gezdiriyorlar. Oldukça detaylı olarak korunan odalar, eşyalar, yataklar, şömineler beni çok etkiledi gerçekten ve 2.Ludwig’e üzülmedim değil. Eğer sistemleri değişmediyse içeri fotoğraf makinası dahil birşey alamıyorsunuz ve fotoğraf çekmek yasak.

Şato turu yaklaşık 1 saat sürdü. Maalesef şatoda konaklamak mümkün değil. Şato gezmesi bitince yine yürüyerek merkeze indim. Maalesef restoran için çok alternatifiniz yok…dedim ama sanırım ömrü hayatımda içtiğim en lezzetli çorbalardan birini içtim. Maalesef tek kelime ingilizce bilmeyen bir garson ile menüdeki tek çorba seçeneğini seçerek anlaştığımdan inanın içtiğim şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Biriniz giderse ve bana yazarsa çok sevinirim. Yemek yediğim yerin adı “Allgauer Stuberl”

Yemekten sonra biraz daha etrafı dolaştım, anladığım kadarıyla burası sadece turistlerin değil lokallerinde hafta sonlarını değerlendirmek için uğradığı bir yer. Pek çok lokalin ailesi ile gelerek gezindiğini ve oyunlar oynadığını gördüm.

Dönüş yolumun üzerinde olan birkaç küçük kasabayı da ziyaret ettikten sonra otelime geçtim.

Ertesi gün otelden ayrılmadan güzel bir kahvaltı yaptım, donmuş gölün üzerinden bembeyaz fotoğraflar çektim ve havalimanına doğru yola koyuldum.

Sadece şato için olmasa bile yolunuz Münih’e düşerse mutlaka Neuschwanstein Şatosu’na uğrayın.

Sevgiler

 

Daha Fazla
Fransa

Côte d’Azur Aşkına – Nice

Menton-Provence-Alpes-Côte-d’Azur

“Mavi Kıyı” anlamına gelen Côte d’Azur; iklimi, kendine has renkli mimarisi ve taş yapıları ile başlıktan da anlaşılacağı üzere  beni kendine aşık edebilmiş hoş bir bölge. Akdeniz etkisinden midir bilinmez, Fransa ve Fransızlar ile ilgili ön yargılarınız varsa, bu yargıdan uzaklaşmak için en uygun yer olduğunu düşündüğüm bu rotayı özellikle yaz aylarında denizden faydalanmak isteyenler için tavsiye ediyorum.

Güneyde Marsilya’dan başlayıp İtalya sınırındaki Menton’a kadar uzanan 200 kilometrelik bir sahil şeridi olan bölgede herkesin aklına Nice, Cannes, Marsilya şehirleri gelse de St. Paul de Vence, Eze gibi güzel köyler de kesinlikle görülmeyi hak ediyor!

İtalya’ya yakınlığından dolayı bölgede bir İtalyan havası hakim. İtalyan restoranlarına sıklıkla rastlayabileceğiniz gibi bir çok mekanın İtalyan’lar tarafından işletildiğine şahit olacaksınız.

Provence-Alpes-Cote-D'Azur

Côte d’Azur’da Ulaşım ve Konaklama tercihi 

Biz öncesinde Paris’i de ziyaret ettiğimizden, Paris üzerinden hava yolu ile Nice şehrine yaklaşık 1 saatte ulaştık. Siz Türkiye’den direk Nice’de bulunan Côte d’Azur Hava Limanı‘na ulaşabilirsiniz ancak çok daha ekonomik olduğu için gezinize Marsilya’yadan başlamak da iyi bir seçenek olabilir. Biz Marsilya’yı yorumlardan dolayı çok beğenmediğimiz için pas geçmiştik ancak tercih yine de sizin.

Côte d’Azur bölgesinde ulaşım gerçekten çok rahat. Konaklama için bölgenin orta noktasından bir şehir seçtikten sonra, araba kiralayarak ya da yaygın ray hattı sayesinde son derece kaliteli klimalı trenlerde serin bir yolculuk yaparak etrafındaki tüm şehirlere kısa sürelerde ulaşabilirsiniz. Biz trenle seyahat etme seçeneğini kullanacağımız için optimum noktada olduğunu düşündüğümüz Nice şehrinde konaklamayı tercih ettik. Nice’te otel fiyatları biraz pahalı olduğundan ve de treni sıkça kullanacağımızdan, tercihimizi iç bölümde tren istasyonunun hemen karşı sokağında bulunan bir evden yana kullandık. Wimdu üzerinden kiraladığımız ev için çok bir yorum yapamayacağım, zorlukları kadar artıları da var. Bizim için en önemli parametre lokasyondu ve bu konuda tam puanı hak ediyordu. Ayrıca tam bir Côte d’Azur tarzı, tahta panjurlu bir evde kaldık. Seyahat sırasında evde kalmanın da çeşitli zorlukları var. Evde konaklama hakkında detaylı bilgiler için Uykunuzu Nasıl Alırsınız? yazımıza göz atabilirsiniz.

Gezi rotamız aşağıdaki şekildeydi:

        1. Gün: Nice’e varış ve Nice gezisi.
        2. Gün: Nice – Menton – Monaco – Monte Carlo – Villa Franche – Sur – Mer
        3. Gün : Nice – St. Paul de Vence – Cannes
        4. Gün: Nice ve eve dönüş

İlk durak: Nice

Siz nasıl şehirlerden mutlu oluyorsunuz bilmiyorum ama eğer bir şehirde yeşil ve mavi tonları hakimse benim içime bir huzur doğuyor. Biraz sayfiye mekanlarını anımsatsa da Nice şehri; yemyeşil coğrafyası, pırıl pırıl denizi ve insana huzur veren sevimli şehir yerleşimi ile tam bir Akdeniz şehri.

Aslına bakarsanız yapılacak çok bir aksiyon yok bu şehirde. Yapabileceğiniz en iyi şey rahatlamak, sakin bir şekilde şehri gezmek, denize girmek ve şehrin tadını çıkarmak olacaktır. Nice’de bahsedeceğim tüm mekanlara yürüyerek ulaştık. Bence gerek olmasa da dilerseniz şehrin içerisinden geçen tramvay ya da otobüsleri de tercih edebilirsiniz.

Nice şehrinde neler yapılır, nereler görülür diyecek olursak:

İlk olarak, deniz önemlidir diyenler için;

Denize girdiğinizde arkanızdaki manzarada yemyeşil dağlar olduğundan içiniz açılıyor. Nice plajlarında kum ne yazık ki yok, her yer taşlık olduğundan bir çok kişi deniz için Cannes’ı tercih etse de suyun berraklığı ve şehrin güzel enerjisinden dolayı ben Nice’de denize girmekten oldukça mutlu oldum. Yerler taş olduğundan havlu atıp yatmak biraz can yakabileceğinden bütçeniz varsa şezlonglu plajları tercih edebilirsiniz. Nice plajlarında şezlong fiyatları biraz uçuk olabilir, dikkat! Diğer dikkat edilmesi gereken nokta ise hırsızlık. Biz hiç böyle bir durumla karşılaşmadık ancak kapkaç olaylarının oldukça yaygın olduğundan söz ediliyor.

Vieux Nice (Eski Nice)

Sahilden iç tarafta kalan ve barok mimari eserleri içeren bu bölgeyi gezmek için birkaç saat vakit ayırmanız gerekebilir. Eğer oteliniz/eviniz eski şehirde ya da eski şehre yakınsa zaten ister istemez göreceksiniz. Côte d’Azur denilince aklıma kazınan eski binalar ve renkli tahta panjurlar her yerde! Çevreyi büyük bir zevkle izleyip bol bol fotoğraf çekebilirsiniz.

vieux-nice

Colline du Chateau Nice

Bir kale olsa da tepesinden şehir manzarasını izlesek diyorsanız doğru yerdesiniz. Müthiş Nice manzarasını daha iyi yakalayabileceğiniz bir yer olduğunu sanmıyorum.

Kaleden sahil şeridi görünümü
Kaleden sahil şeridi görünümü

Promenade des Anglais (İngiliz Sahil Yolu)

Nice’e gidip bu caddeyi görmemeniz imkansız. Alt bölümü plaj, diğer tarafında müthiş binalar olan sahil şeridi boyunca uzanan bu cadde Nice hava limanında sonlanıyor. Yolun kenarında palmiyeler olduğundan Miami havası da var sanırım biraz. İzmir’deki kordon gibi düşünebilirsiniz. Akşam saatlerinde ya da sabah erken saatlerde yürüyüş yaparsanız tadını daha güzel çıkarabilirsiniz, zira yaz aylarında Nice ziyareti yapıyorsanız sıcaktan kavrulmanız olası.

Nice-Promenade-des-Anglais

Bu caddede yürürken muhakkak karşınıza Nice’in en meşhur tarihi oteli olan “Hotel Negresco” çıkacaktır.

Frankrike Nice Negresco

Cours Saleya Pazarı

Her gün açık olan ve meyve, sebze & çiçek satılan bu pazarda yalnızca pazartesi günleri antika ürünler satılıyormuş. Meraklılarına duyurulur. Oldukça keyifli ve renkli bir ortamı olduğundan ve de pazardan meyve sebze alırken kendinizi Nice’te yaşıyor gibi hissedebilirsiniz.

Place Massena Meydanı

Şehrin en büyük meydanı, eğer eski şehre ya da tren garına yakın konaklıyorsanız görmemeniz imkansız. Yaz aylarında serinletme amaçlı yerlerden su buharı fışkırıyor.

20150619_091408

Kısa kısa notlar: Nice Şehrinde; bol bol eski şehirde fotoğraf çektirebilir, yürüyerek şehrin tadını çıkarabilir, denizden bol bol faydalanabilir ve de Côte d’Azur’daki diğer şehirlere olan yakınlığı sayesinde ulaşım avantajı sağlayabilirsiniz.

Nice için söyleyebileceklerim bu kadar. Menton, Monaco ve Cannes’dan bir sonraki yazımda bahsedeceğim. Yorumlar bölümünden her türlü soruyu ve yorumu paylaşabilirsiniz.

Sevgiler…

Daha Fazla
İngiltere

Her Yer Kırmızı -Londra!

IMG_3764

Efendim, bu bir Londra yazısı olacaksa tabii ki her yer kırmızı olmalı değil mi? Posta kutuları, otobüsler, telefon kulübeleri… Dolayısıyla yazımın başlığı da.

Keyifli olmayan, bol olaylı bir 1 Mayıs günü sabah uçağına bindik ve kendimizi (ne hoş) gri olmayan bol güneşli Londra’da bulduk. Şehir gezmeyi acayip seven ben koskoca 4 gün ayırdığım için oldukça heyecanlıydım. Ama yetmedi! Ben mi programlayamadım nedir, 4 dolu dolu gün Londra için yetmedi!

Tanış

Sabah uçağı ile indiğimiz Gatwick Havalimanı’ndan fazla bekleme yapmadan hızlıca çıktık. Gerçekten “İngiliz aksanı kalp ben” demek istiyorum, gerisini siz düşünün. Gatwick Havalimanı’ndan merkeze gelmek için Victoria Station’a gelmeniz gerekiyor. Yaklaşık 30 dk falan sürüyor burası. Biz havalimanından çıkmadan gidiş-dönüş biletimizi aldık. Mutlaka Oyster Card da almanız lazım. “Londra’nın toplu taşıma araçlarını kullanmak” yapılacaklar listemde yer aldığı için planım havalimanından otele çift katlı ve tabii ki kırmızı renkli otobüs ile gitmekti. Önce tren ile merkeze geldik, sonra ikonik iki katlı kırmızı otobüslerine bindik ve resmen bir hop on/hop off turu yaparak Trafalgar Meydanına yürüme mesafesindeki Strand Palace Hotel’e geldik. Hızlı bir check in ve odaya yerleşme sürecinden sonra kendimizce 4 eşit parçaya ayırdığımız Londra’yı gezmeye başladık. Oteli solumuza alarak Tower Bridge tarafına doğru yürümeye başladık. Unutmadan otelimiz çok çok iyiydi, hem konum hem de temizlik olarak. Bir daha gitsem yine aynı yerde kalırım. Buraya 2 kişi 3 gece için toplam 422 £ ödedik.




Aziz Paul Katedrali 

Yoldaki ilk durağımız Aziz Paul Katedrali oldu. Londra’da katedral gezmek gerçekten çok pahalı. Bunu dini yerleri gezmeyi seven biri olarak içim acıyarak söylüyorum. Çünkü katedrale giriş için tam 20 £ ödedik. Değer mi bence değer, eğer Londra’da dini yerler gezecekseniz biri burası, diğeri de Westminster Abbey olmalı.

Aziz Paul Katedrali inşası 14.yüzyıla dayanan, Büyük Londra Yangınında yıkılması nedeni ile 17.yüzyılda yeniden onarılan, gerçekten çok heybetli ve görkemli bir mekan. Burayı önemli yapan önemli bir magazin olayı da katedralin Galler Prensi Charles ile Prenses Diana’nın düğün törenine şahitlik yapması. İçeride gezdikten sonra eğer vaktiniz ve enerjiniz varsa bence mutlaka kubbeye çıkıp kiliseye içinden ve tepeden bir bakın. Akustiği, mimarisi ve süslemeleri ile sizi etkileyeceğinden eminim. Bu güzel manzara için ödemeniz gereken bedel yaklaşık 300 basamak inmek ve çıkmak. Sonunda ufak çapta bir baş dönmesi yaşayabilirsiniz.

Katedralden çıkınca acıkan karnımızı orada bir yerde bulduğumuz pub’dan hızlıca fish & chips yiyerek doyurduk. Açıkçası Londra için (sanırım o dönemki acemiliğimize geldi) çok fazla yemek ödevi çalışmamıştık. Dolayısıyla fish & chip ile ilk tanışmam mekana da çok özenmediğim için pek hoş olmadı: Aşırı yağlı, sıcak, tatsız bir balık oldu benim için.

Yemeğimizi yedikten sonra Waterloo Bridge’den yürüyerek karşıya geçtik. Thames Nehri boyunca Tower Bridge kadar yürüdük. Bu rota üzerinde hem nehri görebilir hem de Tower Bridge’in güzel fotolarını çekebilirsiniz ama ziyaret etmeyi asla unutmamanız gereken bir yer var: Borough Market.

Borough Market

Burası aynı Barselona’daki La Boqueria gibi açık bir gıda marketi. Oldukça salaş, biraz köprü altı, bol bol lezzetli bir yer. Londra’da hatrı sayılır çoğunlukta Hintli olduğu için Hint mutfağı çok yaygın ve sık sık karşınıza çıkıyor. Biz keşke biraz midemize söz geçirebilseydik diye hayıflandık açıkçası Borough Market’i görünce. Bol baharatlı, çeşit çeşit malzemeli bir hint yemeği deneyebilirdik. Neyse, tercihimizi içeride kalorili bir kaç tatlı alternatifinden yana kullandık. Market ikiye ayrılmış aslında: İlk bölümde daha ayaküstü yemekler, hazır pastalar, çaylar ve kahveler; ikinci bölüm ise peynir, soğuk etler bir iki restoran ile biraz daha farklılaşıyor. Biz ikinci bölümden bir arkadaşımın tavsiyesi ile Comte isimli bir peynir aldık.

Borough Marketten aldığımız elmalı crumble ile kremalı milföy hamurlu tatlıyı hemen yanındaki parkta oturarak yedik. İkisi yaklaşık 3 £ tuttu.

Bu tatlı moladan sonra Tower Bridge’e doğru yürümeye devam ettik. Hava ilk günümüzde çok yardımcı oldu güneşini bize göstererek. Tower Brigde’i hızlıca geçip yine kendimizi karşıda, Londra Kulesi’nde bulduk. Kulenin içini gezme opsiyonunuz var ama biz bu hakkımızı sokaklarda dolaşarak kullanmak istedik. Hızlıca buraları da gördükten sonra metroya binerek meşhur London Eye’a gittik.

IMG_3764

London Eye

Herkes internetten bilet al demişti ama biz programı esnek tutmak için kendimizi sınırlamak istemedik. Biletimizi gişeden alıp, yaklaşık 30 dk. süren bir sıradan sonra London Eye’a bindik! London Eye kocaman bir cam fanus ve yavaş yavaş yükselerek 360 derece Londra’yı görebiliyorsunuz. Aynı lunaparklardaki dönme dolap gibi. Hemen bir ipucu, rahat bir manzara için fanusta bindiğiniz yerin tam karşı ucuna gidin. Manzara orada daha güzel. London Eye yapılacaklar listesinde olmayı hak eden bir etkinlik. Kuş bakışı bütün Londra’yı ve güzelliklerini görüyorsunuz. İkinci bir ipucu da iniş sırasında fanus içindeki anonsu takip edin, kamera sizin fotoğrafınızı çekiyor.

London Eye’dan sonra Westminster Köprüsü’nden karşıya geçtik. Tam köprünün bitiminde ünlü saat kulesi Big Ben var, görmemeniz mümkün değil, kaçırmayın. Big Ben ve Westminster Bölgesini hızlıca gezdik, dışarıdan Westminster Sarayı ya da bir diğer adıyla parlemento binasının fotoğraflarını çekebilirsiniz. Biz burayı da dışarıdan görmek istedik. Ama hemen bitişiğindeki Westminster Abbey, yani Westminster Kilise’si geçtik. (Yazımın başında bahsettiğim Londra seyahatinde gezdiğim ikinci kilise.)

Westminster Abbey

İlk inşası 960’lı yıllara dayanan, sonra 16. ve 18. yüzyılda bir daha onarılan kilise nereden baksanız 1.000 yıllık bir tarihe tanıklık etmiş. Kilise Isaac Newton, Charles Darwin gibi önemli isimlerin mezarlarını barındırıyor. Ayrıca yine kraliyet ailesinin önemli figürlerinden Prenses Diana’nın cenaze töreni bu görkemli kilisede yapılmış. Bu kadar cenaze ve mezar bilgisinden sonra yine magazinsel bir bilgi vereyim: 2011 yılında Prens William ile dünya evine girerek biz ölümlülere umut ışığı olan sevgili Cambridge Düşesi Kate Middleton burada evlendi.

Buranın girişi de 20 £ tuttu. İç mimarisi, sütunları ile gerçekten zengin bir görselliği var. (İçeride fotoğraf çekmek yasak.)

Bu bölgeyi de hızlıca geçtikten sonra kendimizi günün yorgunluğu ile birlikte Trafalgar Meydanı’nın dingin kalabalığına bıraktık. Burada bol bol fotoğraf çektikten sonra hızlıca Leicester Meydanı, Piccadily Circus ve China Town bölgelerini gezdik. Zaten hava karardığından ve biz de artık çok yorulduğumuzdan burada sadece ne var ne yok keşif gezisiydi.

Keşfet

Otelimizde kahvaltı almadığımız için tam karşındaki Pret A Manger’da bol peynirli bir sandviç, kahve ve meyveli yoğurt ile enerji dolu bir kahvaltı yaptık. İkinci günümüzün cumartesi olması nedeni ile, günümüzü önceden planladığımız gibi Nothing Hill ve Portobello Market Bölgesi’ne ayırdık. Bugünü özellikle seçmemizin nedeni, cumartesi günleri kurulan Porotbello Market’i görmekti. Nothing Hill’a hemen otelin yanındaki metro ile gittik. Böylelikle ulaşım konusundaki bir ödevimizi daha yerine getirmiş olduk. Bir Londra metrosu klasiği resmen her anonsta “Mind The Gap” diyorlar.

Nothing Hill aynı filmlerdeki gibi, her sosyal medya hesabınızın profil fotosu olmaya aday harika zeminler sunan, renkli kapılı evleri ile meşhur. O evleri takip ettiğinizde önce küçük, yerel, şirin butikler karşılıyor sizi. Sonra da yavaş yavaş markete giriyorsunuz. Yine bir ipucu gerçekten erken gidin. Abartmıyorum saat 10:00 gibi oralarda olduk, dönüşte saat 13:00 gibi adım atacak yer yoktu. Biz böylece rahat rahat gezip fotoğraf çekebildik.

Portobello Market için ise yorumum şu: Eğer ikinci el eşya seviyorsanız bayılırsınız, sevmiyorsanız bayılmazsınız. Gerçekten bu kadar çünkü yol bitene kadar gittik, ikinci el eşya, ara ara açık taze meyve, et, sebze satan tezgahlar ve bir kaç tane mağaza dışında pek bir şey bulamadık. Ben pek bayılmadım, nedeni benim ikinci el eşyalara çok ilgi duymamam olabilir. Nothing Hill Bölgesi ve Portobello bence Londra’ya ilk kez gidiyorsanız mutlaka görülmeye değer, yarım gününüzü alıyor.

Bu bölgeyi bitirdikten sonra metro ile Paddington Bölgesi’ne gittik. Burası alt sokağında Hyde Park olan ve Oxford Circus’a kadar uzanan geniş, mağazalarla dolu, kıpır kıpır bir alışveriş caddesi. Anlayacağınız uzun bir yol yürüdük yine. Yorgunluğumuzu bu sefer daha düzgün, kısmen daha lezzetli bir fish & chips ve buz gibi bir İngiliz birası ile dindirdik.

IMG_3925

Alışveriş konusunda global markalar olduğu gibi (Zara, H&M, Uniqlo, Other Stories) mutlaka uğramanız gereken lokal markalar da var: Çok katlı, bizim (maalesef) 4 saatimizi alan Primark, Selfridge ve TopShop gibi Primark için önerim: Mutlaka uğrayın, alacağınızı alın ama denemeyin, otelde deneyin ertesi gün değiştirebilirsiniz. Biz bu şekilde yaptık ve iadelerimizi de aldık. TopShop markası ise evet 4TL ile çarptığınızda pahalı gelecek ama Türkiye’ye gelmeyen çoğu ürün buralarda var. Markayı seviyorsanız vakit ayırabilirsiniz.

Oxford Circus biraz Times Square’i andırıyor: Renkli, ışıl ışıl, bol mağazalı 4 yoldan farklı dünyalara açılan bir meydan. Bir yol Piccadily bir yol Soho’ya bağlanıyor. Biz bunlara hiç sapmayarak bol bol fotoğraf çekerek 5 çayının keyfine varmak için meşhur Fortnum and Mason’a gittik. Tam bir İngiliz zerafeti; beyaz örtüler, gümüş çaydanlıklar, ışıl ışıl paketlerinde kekler, çikolatalar, caramel fudge’lar. Bu bohem yerde kendinizi kaybetmemek için zor tutacaksınız. Biz de havuçlu kek ve sütlü çayımız ile bu geleneği yerine getirdik.

IMG_3938

Yine topladığımız enerjiyi yakmak için Trafalgar Meydanı’na kadar mağazalara baka baka yürüdük ve otelimize geri döndük.

Aşık Ol

Sanırım benim en sevdiğim gün bugündü! Yağmurlu erken bir Londra sabahına uyandık, kahvaltıyı hızlıca Pret A Manger’da yaparak Buckingham Sarayı’na doğru nöbet değişim törenini izlemek üzere yola koyulduk. Trafalgar Merydanı’nı sağımızda bırakarak çok yeşil, tertemiz, ağaçlıklı ve Londra’da olduğunuz anlamanızı sağlayacak kadar düzgün bir yoldan yürüdük.

Buckingham Sarayı

Nöbet değişimi her gün saat 11:30 da başlıyor ama sizin gideceğiniz döneme özel bir durum olabilir mutlaka saatlerini kontrol etmekte fayda var. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, bir gün önce Kraliyet Ailesinin yeni üyesi Charlotte dünyaya gelmişti. Neyse biz yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüşten sonra sarayın önüne geldik. Saatin 10:30 olmasına rağmen inanılmaz bir kalabalık vardı; fotoğraf çeken turistler, atlı polisler, turistlere bir şeyler satmaya çalışan satıcılar… Eğer bütün şovu rahatça görmek ve önlerden izlemek isterseniz kesinlikle en azından 30 dk. daha erken gelmeniz lazım. Biz burada biraz itişerek biraz da şansımızla en önden demir parmaklıklara sarılarak rahatlıkla izledik. Çok uzun sürmüyor, zaten ilk 15 dakikası askerlerin karşılıklı sözleri ile geçiyor. Sonra da önce klasik marşlar sonra da bilindik parçalarla bando eşliğinde izleyenlere ufak bir müzik ziyafeti veriliyor. 12:15 gibi her şey bitmişti. Yine yarım günü götüren bir etkinlik ama ben çok çok beğendim, bence izlemelisiniz.

Buckingham Sarayı’ndan sonra hemen arkasındaki yoldan ilerleyerek yine ağaçlarla, rengarenk bitkilerle ve adeta Bob Ross resimlerindeki gibi “şurada hüzünlü bir bank” yer alsınlarla dolu Green Park’ı yürüyerek Hyde Park’a bağlandık.

Hyde Park

“Allah’ım, neden bizim böyle düzgün, temiz, bozulmamış parklarımız bahçelerimiz yok.” diye beyaz Türklük yapacağım ama doğru! Şehrin göbeğindeki bu eşsiz yeşil alan davetkar bir şekilde bana göz kırptı ve ben sonraki 4 saatimi onunla geçirdim. Burası için özünde şu alanına gidin buraya gidin diye anlatabileceğim bir şey yok maalesef. Gönlünüzden ne geçiyorsa onu yapın, isterseniz çevresindeki kahvecilerden bir şeyler alıp piknik yapın, isterseniz sırtınızı kocaman bir ağaca dayayıp sonsuz huzurun tadını çıkartın isterseniz de benim gibi çıplak ayaklarınızla çimenlerde enerjinizi boşaltın. Biz hepsinden azar azar yaptık. Sadece yeşillik alanları değil göl kenarı da güzel, kahve ve restoranlar da var. Bu şekilde yemek yemek de bir opsiyon.

Karnı acıkan bizler, kadınlık hormonlarımızın da baskın gelmesi ile Hyde Park’ı arkamıza alarak hemen biraz daha üst gelir grubu markaların olduğu Brompton Cadde’sine doğru yola koyulduk. Harrods, Harvey Nichols gibi markaların yanı sıra Zuma, Buddha Bar gibi ünlü restoranları da bu bölgede görebilirsiniz.

Biz Harrods’ı adeta bir müze gibi hızlıca gezdik, söylememe gerek yok sanırım bol sıfırlı etiketler ve muhteşem tasarımlar her kata yayılmıştı. Peki burayı neden ziyaret edelim ki derseniz;

  1. Londra’nın kült bir AVM’si olduğu ve kapitalizm kör olsun ama London Eye kadar ikonik bir yer olduğu için
  2. En alt katında Lady Diana ve Dodi El Fayed anısına yapılmış, romantik bir anıt olduğu için
  3. En üst katında mutlaka görmeniz gereken bir hediyelik eşya bölümü olduğu için (sadece Harrods markalı ürünler değil, Londra’ya özgü ef-sa-ne mutfak lezzetleri de var) Ben kendime anı olarak Harrods markalı bütük teneke kutu içinde bol tereyağlı “sea salted caramel cookie” aldım.
  4. En alt katında lüks bir şarküteri bölümü bulunduğu için. Buradan dilerseniz kendinize lezzetli sushiler, sandviçler, pastalar alabilir ve Hyde Park’ta şık bir piknik yapabilirsiniz. Dilerseniz de bistrolarda yer alan özel menülerden kendinize bir ziyafet çekebilirsiniz.

IMG_3940

Harrods’tan sonraki durağımız İstanbul’da Kanyon Alışveriş Merkezi içinde de yer alan Harvey Nichols’u gezmek oldu. Kendisi sağ olsun bütçe bakımından Harrods’tan aşağı kalır değildi. Biz de daha önce giden arkadaşlarımızın tavsiyelerine uyarak hızlıca en üstte yer alan yemek katına çıktık.

Burası hem yemeğinizi aldığınız ve ayak üstü yediğiniz bistroların olduğu daha modern food court havasında bir bölümün olduğu hem de daha şık restoranların olduğu bir kat. Biz tercihimizi modern food courtlardan yana kullandık. Ben hayatımın en ama en ama en lezzetli “chicken kaju curry wrap” ini yedim. Abartma yok! Üstüne doymadık İngilizlerin geleneksel ‘pie’larından birini de yedik. Aslında bizde de yapılan içi et-tavuk ya da sebze ile dolgulu açma hamurlu börek diyebiliriz.

Bu nefes aldırmayan, bol karbonhidratlı moladan sonra yine yürüyerek (bu kadar yemeye ancak bu kadar yürüme olurdu zaten) yine alışveriş caddelerini, mağazalarını gezdik. Otele gidip aldıklarımızı bırakıp hızlıca üstümüzü değiştirerek yalancı pazartesi sendromunu atlatmak için listemizdeki son maddelerden biri olan bir ingiliz pub’ında bira içmeye gittik. Bunun için tercih ettğimiz bölge Soho oldu.

Gayet çılgın İngiliz gençliğine saygı ile bakarak kendimizce kalabalık ama oturabileceğimiz masaları da olan bir pub bulduk. Biralarımızı içip Londra’nın dedikodusunu yaparak gecemizi sonlandırdık.

Vedalaş

Son güne çok fazla bir şey bırakmamıştık. Adım başı gördüğüm ve artık İstanbul’daki Akasya Alışveriş Merkezi’nde de yer alan Whittard mağazasından çay alışverişimi yaptım.

Bir de Trafalgar Meydanı’nda yer alan National Museum’u gezdim ve havalimanına doğru yola çıkmadan önce de Itsu ismindeki zincir restoranlardan birinde sushi yiyerek Londra’ya veda ettim.

Big Ben London

Kısa kısa:

Londra’da yapılacaklar arasında genelde bir müzikal izleme, Madame Tussauds ziyareti ve M&Ms Store alışverişi yer alır. Ben bunların hepsini New York’ta yaptığım için burada vakit ayırmak istemedim. Ama siz dilerseniz yapabilirsiniz. Bu durumda sanırım bir yarım gün daha eklemeniz gerekir programa.

Hava benim şansıma sadece yarım gün yağmurluydu, onun dışında şemsiye hiç taşımadım diyebilirim. Darısı başınıza!

Daha Fazla
İtalya

Pisa Arası

Muvizeler Meydanı

Başlığımızdan da anlaşılacağı üzere, Pisa öyle günlerce gezilecek bir yer değil. Pisa, İtalya seyahatiniz içinde 2-3 saat ziyaret edip yolunuza devam edeceğiniz bir geçiş noktası. Burayı bu kadar ünlü yapan şey hepimizin de tahmin edebileceği gibi eğikliği ile meşhur olan Pisa Kulesi ve kulenin de içinde bulunduğu Mucizeler Meydanı.

Biz Roma’dan Como’ya Tur Planımızda, Floransa’ya geçmeden önce buraya uğramıştık. Floransa’dan araba ile veya trenle rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

Pisa Kulesi
Pisa Kulesi

Nedir bu Pisa Kulesi, nasıl öyle eğik duruyor?

Pisa Kulesi, zamanında şehrin zenginliğini temsil etmek için Cenova ve Venedik’e rakip olarak yapılmış. Mucizeler Meydanı’nda bulunan katedralin çan kulesi olarak yapılan kule 1173 yılında tamamlanmış ve yapıldığı tarihten itibaren güney tarafa doğru eğilmeye başlamış. Bunun sebebi ise yapının temelindeki yumuşak zeminindeki bir çökme. Kule 100 yılda 0,7 cm eğilmeye devam ediyor ve şu anki eğimi de 5,5 derece kadardır.

Pisa 2
Vaftizhane, Mucizeler Meydanı

Peki başka nereleri görmeliyim?

Dedik ya, Pisa aslında geziniz arasında 2-3 saat uğranacak bir yer. Kule dışında Mucizeler Meydanındaki yapıları tamamen gezmek gerekiyor elbette. Burada Pisa Kulesinin yanı sıra Pisa Katedrali, Vaftizhane ve Anıt Mezar bulunmaktadır.  İsterseniz önceden biletlerinizi alarak kulenin tepesine ve Mucizeler Meydanı’nda bulunan diğer yapıların içini gezebilirsiniz.

Mucizeler Meydanı ile birlikte gezilecek başka birkaç yer;

  • Şövalyeler Meydanında bulunan ve ünlü mimar Giorgio Vasari’nin inşaa ettiği Carovana Sarayı
  • Ünlü Medici ailesinin yazlık olarak kullandığı Medici Sarayı
  • San Matteo Müzesi

Pisa, çok fazla gezilecek bir yeri olmasa da Pisa Kulesi’ni görmek ve o fotoğraflardan birini çektirmek için İtalya gezinizin içinde kesinlikle olması gereken bir seyahat noktası.

Pisa ve Biz
Pisa ve Biz
Daha Fazla
Yunanistan

Rodos Mutluluğu

rhodes kapak

Kurban bayramı yaklaşırken Ege kıyılarına yakınlığı ile bilinen ve ekonomik bir alternatif olduğunu düşündüğüm, on iki adaların en büyüğü olan Rodos seyahatimden söz etmeye karar verdim. Tarihi, plajları ve çılgın gece hayatı ile dolu dolu yaşadığım 3,5 günü paylaşmak benim için oldukça heyecan verici. O halde eskilerin dediği gibi lafı dolandırmadan yazmaya başlayalım!

Daha Fazla
Gezi Planları

Roma’dan Como’ya Tur Planı

Pantheon, Roma

Tur Planları kategorisi içindeki ikici yazımız için, geçtiğimiz sene Ekim ayında gerçekleştirdiğimiz İtalya turunu seçtik. 8 gece konaklamalı gezimizde Roma, San Gimignano, Pisa, Floransa, Venedik ile birlikte Como gölü etrafındaki Bellagio, Dorio ve Como’yu görme fırsatımız oldu. Hatta araya günü birlik Paris bile ekledik ancak önerimiz sizin böyle maceralara karışmamanız. Biz karıştık, planlarımızı birazcık altüst etti.

Daha Fazla
İtalya

Milan İle Flörtleşmek

California Bakery

Başlığa bakınca ne diyor bu kız diye düşünmeyin. Sanırım Ocak ayı falandı, yapılacaklar listemde ilk sıralarda yer alan “tek başına yurt dışında gezmek” konulu maddeyi yerine getirmek için ne yapsam diye düşünüyordum. Tercihimi daha önce 30 dk içinden geçtiğim, yemeklerine bayıldığım, düzayak gezebildiğiniz ve bir hafta sonunda bitecek küçüklükteki Milan’dan yaptım ve birlikte bol karbonhidratlı bir flörtleşme yaşadık.

Daha Fazla
Almanya

Bir “CHRISTMAS MARKET” Masalı

IMG_9087

Çoğunuzun masmavi denize karşı uzandığı sıcacık kumsallarda bu yazıyı okurken başlığa bakıp “Saçmalama ne yılbaşısı, daha çok var” dediğinizi duyar gibiyim. Ama Kurban Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı tatili bittikten sonra, yılın son günlerinde ufak bir kaçamak daha yapmak isterseniz şimdiden planlarınızda yer alması gereken bir destinasyon önerim var: Leipzig!

IMG_9105

Şahsen yılbaşı ruhunu, ortalıkta dolasan kırmızı & yeşil renkleri, kar kürelerini ve noel babaları hep çok sevmişimdir. Yeni başlangıçlar, geçmişe vedalar, dilek listeleri, paket paket hediyeler!

Daha Fazla
İspanya

Üç Öğün Barselona

IMG_7789

Değerli Gezen Kafa okuyucuları! Gezen Kafa’daki ilk yazımda; ekibimizin son olarak “Tek Şehir, İki Gezgin, İki Görüş” bölümünde değerlendirdiği Barselona şehrindeki gezinizi daha lezzetli hale getirebilecek önerilerimi paylaşmak istedim.

Geçen sene 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı tatilini fırsat bilerek gittiğimiz Barselona, ‘mutfak’ olarak bugüne kadar gördüğüm yerler arasında kesinlikle birinci sırada. Evet, maalesef İtalya’yı bile geçti. Tatlı ve tuzlunun bir arada olduğu, tek lokmalık tapaslarla midenize ve gözünüze sayısız ziyafet çekebildiğiniz bir şehir burası!

IMG_7776

Sadece lezzetli değil, aynı zamanda bütçe olarak da oldukça uygun seçeneklerinin olduğunu söyleyebilirim. Biz kahvaltı ve akşam yemekleri için dersimizi biraz iyi çalıştık. Öğlen yemeklerini ise serbest bıraktık ki; burada serbest bıraktık kısmının içini günde ortalama üç defa uğradığımız büyük açık pazar The Boqueria Market ile doldurduk. Sizin de tercihinizi bu yönde kullanmanızı öneririz. Burada sınırsız meyve karışımlarından, Meksika mutfağına, bol hamurlu lokal yemeklerden, deniz mahsullerinin pişirildiği salaş balıkçılara kadar sınırsız seçeneğiniz var. Gelelim bizim dersimizi iyi çalıştığımız bölümlere:

Kahvaltı

Benim gibi gittiğiniz şehri bütün gün yürüyerek gezenlerdenseniz kesinlikle sıkı bir kahvaltı ile güne başlamanız gerekiyor. İlk durağımız kaldığımız 4 gün boyunca 2 sabah gittiğimiz Brunch & Cake.

Küçücük bir mekan, kocaman bir paylaşımlı masa ve 4-5 adet ufak masadan oluşuyor. Şanslıysanız ve hava güzelse dışarıya bakan küçük köşe masalarda da oturabilirsiniz. Biz paylaşımlı bir kahvaltı tabağı aldık. Posu yumurta ve haşlanmış patatesten oluşan, enfes soslarla harmanlanmış semizotu salatası ve yumuşacık bir ekmekte ısıtılmış brie peyniri üzerine serpiştirilmiş çilek… Menüdeki ‘Brunch Classics Revisited’ kategorisinde yer alıyordu ve tam adı ‘Brunch Combo: Warm brie cheese, caramelized onion and strawberry sandwich with truffled eggs; potatoes and tomato salad’ Bu harika kahvaltıma muhteşem bir latte eşlik etti.

Brunch & Cake
Brunch & Cake

Son gün tekrar gittiğimizde de biraz tatlı bir kahvaltı yapmak istedim ve ‘Sweet Happiness’ bölümünden ‘toasted coconut bread; our cream cheese and poached pear’ ile ‘Homemade pancakes with fruits, honey, choco, syrup,jam, whipped cream’ tercih ettim. İtiraf ediyorum iki tatlı ağır geldi ve keşke çok da beğenmediğim pancake’i seçmeseydim dedim. Özetle; tasarımları ve sunumları ile zaten evinizdeymiş hissini veren Brunch & Cake farklı aromalarla harmanladığı tabakları ile kesinlikle uğramanız gereken bir kahvaltı noktası. Fiyat aralığı tabak başına 5 € ile 8 € arasında.

Barselona’daki ikinci günümüzde herkesin dilindeki meşhur Milk Bar’a gittik. Açıkçası ya çok kişiden duyduğum için ya da ilk olarak Brunch & Cake’e gitmem nedeni ile burası bende biraz hayal kırıklığı yaşattı. Daha farklı tabaklar ya da menüler bekliyordum… Ama bana alternatifleri çok kısıtlı geldi. Ya çok tatlı pancakeler & french tostlar ya da patates kızartmalı yumurtasız seçenekler vardı. Maalesef o dönem çok beğenmediğim için size bir fotoğraf sunamıyorum.

Son tavsiyem de Federal Cafe. Burası da kendi halinde müdavimleri olan, yine paylaşımlı kocaman masaların olduğu ferah, kocaman camları ile sıcacık bir mekan. Yine french tostların ve bol bol yumurta alternatiflerinin olduğu bir menüsü ile bize sınırsız seçenek sundu. Ben ekşi maya ekmeği üzerine avokado dilimleri, feta peyniri ve posu yumurtalı lezzetli bir kahvaltı yaptım. Menüyü ve kahvaltı tabağımı fotoğraflardan görebilirsiniz.

Kahvaltı benim için çok önemli bir öğün, eskiden özellikle vakit kazanmak için mutlaka otelde almaya çalışıyordum ama gezmeye başladıkça ülkelerin kahvaltı kültürünün de önemli ve farklı olduğunu gördüm. Umarım önerdiğim bu üç mekandan birini siz de denersiniz, yorumlarınızı bekliyorum…

Tapas dediğin…

Gelelim tapas denilen muh-te-şem olaya! Küçüklüğümden beri yemeğin tamamını yemeyeceğim ama tadına bakacağım tadımlık konseptleri çok sevdim. Büyük gıda marketlerinde yeni çıkan gıdaların tadımlandığı stantlardan hiç ayrılmazdım. Ondan sebep sanırım bu tapas olayını çok sevdim. Her gidenin dediği gibi tapas ve paella gerçekten her yerde ayaküstü yiyebileceğiniz lezzetli şeyler ama benim gibi mutlaka altının çizili olduğu belirli mekanları merak ediyorsanız upuzun kuyruklarda beklemeyi göze alarak kendinize ziyafet çekebilirsiniz. Bu yazımızda size 3 mekan yazacağım, üçünde de rezervasyon yaptırılmıyor. Sadece ilkinde isminizi yazdırıp çağrılmayı bekliyorsunuz o kadar.

Ciutat Comtal: Bizim Barselona’daki ilk gecemizde gittiğimiz ve tapas ile tanıştığımız ilk mekandı. Tapas kültüründe olmazsa olmaz şey tapasların hazırlandığı barlarda barın önünde oturmak. Ama bazı yerlerde özellikle kalabalık gruplarla gidiyorsanız masalı bölümleri de bulunuyor. Ancak bu bar bölümlerinin hatırı sayılır bir sırası oluyor. Biz ilk günün yorgunluğundan doğrudan oturmalı bölümü seçtik. Ciutat Comtal’da bizimle ilgilenen garson çok sevimliydi. Hem bize harika tapaslar önerdi hem de gidip bar bölümünde de neye benzediğini gösterdi. Biz ilk sefer için domuz eti ve doğrudan deniz mahsulü seçmek istemedik. Bu nedenle patlıcanlı domatesli – enginarlı gibi daha sebzeli alternatifler ve tabii ki meşhur patatas bravas’larından yedik. Sofraya 7 çeşit tapas geldi. Yanında olmazsa olmaz Sangria içtik. Yemek sonrası da yine garsonumuzun tavsiyesi ile Katalan tatlısı olan cream catalana’yı denedik.. Cream catalana aslında krem karamel tatlısının üzerine çıtır karamelize şekerin olduğu sütlü bir tatlı. Bana biraz cream brulee’nin İspanyol versiyonu gibi geldi. İki kişi yaklaşık 40 € ödedik. Ciutat Comdal önereceğim 3 mekandan sonuncu sırada yer alıyor.

Cal Pep: İkinci gecemizde El Born bölgesinde yer alan ve pek çok arkadaşımın önerdiği Cal Pep’e gittik. Cal Pep’in yıllar önce İstanbul’da İstinye Park’ta bir şubesinin olduğunu ancak maalesef reytinglerinin düşük olması nedeni ile kapandığını biliyor muydunuz? Bize bakan tapas uzmanımız önümüze koyduğu İstanbul temalı amerikan servisi ile bunu kanıtladı. Gelelim mekana…

Bir gece önceki deneyimden sonra bu sefer barda oturmanın işin raconu olduğunu fark ettik. Tam tamına 1 saat sıra bekledikten sonra (sanırım 10-15 kişi alıyor) güzelce bara kurulduk. Eğer lokal biri değilseniz yani sular seller gibi İspanyolca konuşmuyorsanız maalesef ne istediğinizi tarif etmek biraz zor. Çünkü gözünüzün önünde hazırlıyorlar her şeyi. Biz telefonları çantalara koyup yemeklerimize konsantre olduğumuz için tattığım muhteşem yemekleri fotoğraflarla destekleyemiyorum. Biz kabaca tapas uzmanımıza neleri yemeyeceğimizi söyledik o da bize kendi önerilerini getirdi. Başlangıç olarak üzerine sarımsaklı domates sos sürülmüş ekmekler geldi, ikinci olarak yanında kızarmış küçük ekmeklerle marineli tuna tartar aldık. Sanırım ismi ‘tuna tartare with parsley and sesame seeds’. Bence çok lezzetliydi çok beğendim normalde de balık tartar sevdiğim için keyifli oldu. Sonra önümüze Sülünez (razor clams) isimli ince uzun midyelerden geldi. Bol tereyağında otlarla sotelenmiş midyeler kabukları ile geldi. İçindeki etler oldukça güzel pişmişti. Bu tapas restoranlarının en güzel özelliği sizin daha ilk yemeğiniz bitmeden oldukça uygun bir zamanda diğer yemeğinizin de geliyor olması. Son olarak da bugüne kadar yediğim en lezzetli jumbo karides geldi. Sanırım çeşitli baharatla ve krema ile tatlandırılmıştı. Burada yemeklerimize meşhur köpüklü şarapları Cava eşlik etti.

Geceyi yine meşhur tatlıları cream catalana ile noktaladık. Cal Pep menü olarak daha deniz mahsulü ağırlıklı, sunumu ile biraz daha sofistike bir tapas bar. Ama benim için 2.sırada yer alıyor ve kesinlikle bir daha Barselona’ya gittiğimde uğrayacağım bir mekan. Özellikle kızarmış enginar kalbi ve tortilla trampera şimdiden tadına bakacaklarım arasında ilk sırada! Fiyat olarak biraz yüksek, yaklaşık 100 € civarı bir hesap ödedik.

IMG_7736

Quimet Quimet: En güzelini en sona bıraktım. Küçücük, herkesin ayakta takıldığı, siparişlerin İspanyolca bağırarak verildiği tam bir Barselona tapasçısı. Sadece fotoğraflarıma ve menünün içeriğine bakın… Arkadaşım ile birlikte buradaki bütün tapasları yedik. Hepsi efsaneydi, kestane ile krem peynir; havyar ve enginar karışımı, ilk ısırdığınızda tatlı olup sonra boğazınızda hafif bir acılık bırakan füme bal ve füme somon… Bu hayatta olmaz dediğiniz farklı lezzetler inanılmaz bir uyumla ekmeğin üzerine süzülüyordu. Gerçekten buraya çok aç gidin ve hepsini denemeye çalışın. Gecenin sonunda tapas bardaki kadının gözlerini aça aça “Do you want more” demesi bence benim cümlemin noktası olsun diyerek sizi muhteşem fotoğraflarla baş başa bırakıyorum. Fiyatları da oldukça uygundu; iki kişi bu ziyafet için 33 € ödedik.

Ya başka?

Peki tapas ve paella dışında bize ne önerirsin derseniz Barcelonata bölgesinde adeta Kalifornia’dan fırlamış dekorasyonu ve çılgın burger isimleri ile MakaMaka Beach Burger’i öneririm. Ekşi mayalı burger ekmeğinden yapılmış devasa burger köfteleri ile çeşitli burgerler gerecekten çok lezzetliydi. Ben burger olarak Hot Mama’yı tercih ettim yanına da peanut aromalı votkalı bir kokteyl aldım. Konsept olarak Barcelonatta’nın ruhuna uygun bir mekandı… Buradaki hesabımız 32,60 € tuttu.

Üzerine sahilde yaptığımız uzun bir yürüyüş sonrası hemen sahil hattında yer alan Vioko’da lezzetli bir dondurma yedim. Blueberry&violet ve crema çatalana olmak üzere 2 top… Gözlerim kalp kalp.

Her menünün olmazsa olmazı da bir tatlı ise biz de kapanışı bütün Barselona’da en iyisini aradığımız ‘churros’ ile yapalım. Bana sorarsanız bizim tulumba tatlımızın şerbetsizi ve bol çikolata sosuna banılmış hali. Üstüne çikolata sosu biraz ağır geldiği için ben sadece şekere batırılmış halini de sevdim. Biz Gothic bölgesindeki La Granja 1872‘yi tercih ettik.

Umarım sizler de benim gibi çok lezzetli Barselona gezisi geçirirsiniz, şimdiden afiyet olsun…

Daha Fazla
Gezi Planları

Bosna Hersek & Karadağ Tur Planı

IMG_0764

Gezen Kafa ekibi olarak “Tur Planları” bölümümüzde, yaptığımız seyahat rotalarını baştan aşağı paylaşarak sizlerin gelecekteki planlarına destek olması adına değerli bir kaynak oluşturmayı hedefliyoruz. Öncelikle belirtmek isteriz ki bu yazılarımızda ana amacımız rota paylaşmak olduğundan şehirlerde gezilecek yerler hakkında pek detay bulamayacaksınız. Ama ilgili şehir rehberlerimizi de gün geçtikçe paylaşacağız.

İlk olarak geçtiğimiz sene kış aylarında yaptığım Bosna Hersek & Karadağ gezisinden başlamak istiyorum. Genel olarak kış aylarında pek ilgi gören yerler olmasa da uygun uçuş kampanyaları ile birlikte bütçe dostu bir tatil istiyorsanız bu rotayı kesinlikle öneririm.

Daha Fazla