close

Avrupa

Avrupa kıtası ile ilgili yazılar bu kategoriye.

AvrupaYunanistan

Selanik Gezi Rehberi: Bir Gezen Kafa & Travel Bakery Ortak Yapımı

IMG_3151

Geçtiğimiz haftalarda sitemizin iki yazarı olarak ilk ortak gezimizi gerçekleştirdik. Bir Cumartesi sabahı 05:00’te başlayan yol maceramız Pazar akşamı 22:00 gibi tamamlandı. Daha önceden iki yazı ile Yunanistan maceramıza giriş yapmıştık ve şimdi bu iki günlük maceranın son yazısı, Selanik Gezi Rehberi’ndeyiz. Aslında yol üstünde durduğumuz Kavala ve Dedeağaç’tan da kısaca bahsedeceğim. Ancak ana odağımız Selanik’te gezilecek görülecek yerler olduğu için yazımıza Selanik Gezi Rehberi dedik.

Baştan söylemekte fayda var. Selanik öyle sizi mimarisiyle büyüleyip başka diyarlara götürecek bir şehir değil. Gezinizin içine hiç müze falan katmaz iseniz şehirdeki görülecek yerleri tamamlamanız bir gününüzü bile almayacaktır. Gelelim detaylara…

Havalimanından Ulaşım

Aslında Selanik’e arabayla gittiğimiz için haliyle bu konuda daha önceden araştırma yapmadık. Ancak bir Selanik Gezi Rehberi yazıyorsak sizleri bu bilgiden mahrum bırakacak değiliz. Selanik Havalimanı şehir merkezinin 15 km uzağında kalıyor. Eğer 3-4 kişi iseniz şehre ulaşım için size taksileri önereceğiz, çünkü havalimanından taksi ile merkeze ulaşmak ortalama 20 € tutuyor. Yok taksiye para vermek istemiyorum diyenleriniz için bildiğiniz anlamda Halk otobüsleri ile merkeze ulaşımınızı sağlayabilirsiniz. 78, 78A ve 78N numaralı otobüslerle şehrin merkezine 35-40 dakika gibi bir sürede ulaşabilirsiniz. Bilet fiyatı 2€. (Öğrenci 1€)

Konaklama Şeysi

Selanik şehir merkezinde gezilecek görülecek yerler genel olarak birbirine yakın. O nedenle büyük ihtimalle merkeze pek uzak olmayacaksınız. Sahilden tepeye doğru yokuşlu bir şehir olduğu için iç taraflara girdikçe karşınıza (özellikle eski Ana Poli bölgesinden sonra) çetin yokuşların çıkacağını belirtelim. Biz buna rağmen Ana Poli bölgesinde konakladık. Elbette Aristoteles Meydanı’nın hemen yanında olmak daha iyi ancak biz sizlere de Selanik Gezi Rehberi’mizde konaklamak için burayı önereceğiz.

Travel Bakery’nin ilk hostel tecrübesini deneyimlediği Little Big House uygun fiyata konaklamak için gerçekten çok başarılı bir yer. İlk hostel deneyimi desek de pek hostel deneyimi gibi olmadı. Küçük 1+1 şeklinde evleri hostel odasına döndürdükleri için 4 kişilik karma oda içerisinde 1 oda gayet kendi kapısı olan bir odaydı. 4 kişilik karma odada gecelik kişi başı 20€ olan konaklama ücretine varışta bedava hoş geldin içeceği (Yunanlıların anlamsız bir şekilde delice içtiği Frappe) ve kahvaltı dahil olduğunu belirtelim.

Döviz Olayları

Bir Avrupa Birliği ülkesi olarak Yunanistan’da para birimi €. Bu sebeple döviz konusunu gitmeden önce rahatlıkla halledebilirsiniz.

Bütçe Mevzuları

Bir € ülkesi olup da ödediğiniz tutarları TL ‘ye çevirdiğinizde Türkiye’den daha ucuz kalacak bir yer arıyorsanız doğru yerdesiniz. Diğer € kullanan Avrupa ülkeleri ile kıyasladığımız için bize mi öyle geldi bilmiyorum ancak Yunanistan gerçekten ucuz bir ülke. Diğer Avrupa ülkelerinde menülerde 14-15 € civarında başlayacak şeyler Yunanistan’da 5-6 €’dan başlıyor. Türkiye’de meze balık rakı tarzı fasıllı bir yemeğe gittiğinizde ortalama 150 TL ödeyip aç kalırken, Yunanistan’da uzo meze balık tarzı bir canlı müzik olan yemekte 18-19 € ödüyorsunuz ve tıka basa doyuyorsunuz. Üstelik bunlar %24 vergi eklenmiş kriz fiyatları. Böyle olunca, evet Yunanistan bize gerçekten çok ucuza geldi. Gidiş dönüş için arabamız 300 TL benzin yaktı (kişi başı 100 TL), 20 € konaklamaya verdik, iki günde yeme içme için 55 € civarı harcadık. İki günlük konaklama, ulaşım ve yeme içmeyi içeren toplam giderimiz neredeyse 100 €’dan bile az oldu, gerçekten ama gerçekten ucuz.

Kaç Gün İdeal

Dedeağaç – Kavala – Selanik gezisi için bir hafta sonu gerçekten tam yeterli bir süre. Selanik gerçekten eğlenceli bir şehir, özellikle gece mekanlar tıklım tıklım dolu ve her zaman aktif bir enerji var şehirde. Ancak bu eğlence dışında şehrin gezip görülecek yerleri öyle de efsane fazla değil, o nedenle müzeye falan girmez iseniz yarım günde bitirmeniz olası. Şehri bitirdikten sonra sahilin, sahildeki mekanların keyfini çıkarın. Zaten her şey bizdeki gibi. (Sahilde seyyar arabalarda çekirdek satan amcalar bile var.)

Nereleri Görmeli, Neler Yapmalı?

Selanik denildiğinde yukarıda da belirttiğim gibi öyle uzun uzadıya 4-5 gün gezilecek, her yerinden ayrı bir şaheser çıkacak sanmayın. Şehre gittiğinizde görmeniz gereken yerleri Selanik Gezi Rehberi’mizin devamında sıraladık.

Atatürk’ün Evi

Selanik hepimizin akıllarına ilk okulda duyduğumuz bir cümle ile kazınmıştır: ‘Atatürk 1881’de Selanik’te doğmuştur.’ Evet, burası Atamızın doğduğu şehir, o nedenle Selanik’e giden çoğumuzun aklına ilk Atatürk gelecektir diye düşünüyorum. O nedenle bizim de Selanik Gezi Rehberi’nde ilk durağımız burası.

Selanik Gezi Rehberi - Atatürk'ün Evi

Atatürk’ün evi merkez diyebileceğimiz Aristotales meydanına 20-25 dk yürüme sonrasında ulaşabileceğiniz, Ana Poli’ye yakın bir konumda yer alıyor. Biz zaten Ana Poli’de konakladığımız için hostel’imiz yürüyerek buraya 5 dakika idi ve kaldığımız iki gün boyunca 5-6 kez önünden geçtik. Şu anda Atatürk Müzesi olarak kullanılan evi her gün 10:00 – 17:00 arasında ücretsiz olarak  gezebilirsiniz. Deyaylı bilgi için şuraya bir tık.

Ana Poli

Burası Osmanlı döneminden kalma, Osmanlı mimarisini ve burası bizden bir yer dedirtecek yapıları görebileceğiniz bir alan. Son yıllarda öyle güzel restore edilmiş ki biz kalacağımız hostel’i araştırırken Google’ın street maps’inden baktığımızda ‘acaba doğru mu tercih ettik?’ diye hafiften bir tırsarken gerçekten sokaklarında yürümekten keyif aldığımız bir bölge ile karşılaştık.

White Tower (Beyaz Kule)

Osmanlı döneminde inşaa edilen Beyaz Kule, Selanik şehrinin simgesi olarak gösterilir ve Selanik’in en çok ziyaret edilen noktalarından biridir. Balkan Savaşları sonunda şehir Yunanlıların eline geçtiğinde kule beyaza boyanmış ve adı Beyaz Kule olarak kalmış, ancak günümüzde tekrar eski renklerine bürünmüştür.

Aristotales Meydanı

Her gezi rehberinde bir merkez noktadan bahsediyoruz. İşte Aristotelous Square veya Türkçe adı ile Aristoteles Meydanı için Selanik Gezi Rehberi’mizdeki en merkezi nokta diyebiliriz. Kendinize merkez olarak bu noktayı belirleyebilir ve tüm programınızı ona göre belirleyebilirsiniz.

Hagia Sophia Cathedral (Ayasofya Katedrali)

Selanik’teki bu yapı öncelikle kilise olarak inşaa edilmiş ve 1430 yılında Sultan II. Murat tarafından Osmanlı topraklarına katılınca bir minare eklenerek camiye dönüştürülmüş. Adının Ayasofya ana sebebi İstanbul’da bulunan Ayasofya’nın örnek alınarak yapılması. Yunan haçı olarak planlanan bu bina Bizans mimarisinin en iyi örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. 1912 yılında şehir tekrardan Yunanlıların eline geçince minaresi yıkılmış ve tekrardan kiliseye çevrilmiştir.

Hagios Demetrios (Aya Dimitri Kilisesi, Kasımiye Camisi)

Kültürlerimiz, tarihimiz o kadar iç içe ki Selanik’teki her dini yapı neredeyse önce kilise olarak inşaa edilmiş, sonra camiye çevrilmiş, sonra gene Yunanlılara geçince tekrardan kiliseye dönmüş. Selanik Gezi Rehberi’mizde bahsedeceğimiz dini yapıların da hepsi gerçekten böyle. Bu hisleri Selanik’teki dini yapıları gezince daha iyi anlıyorsunuz.

İşte bu yapılardan biri de şu anki adı ile Aya Dimitri Kilisesi. Kilise şehrin koruyucusu Selanik’li Aziz Dimitri’ye adanmış ve Aziz Dimitri’nin şehit edildiği Roma hamamı kalıntıları üzerine inşaa edilmiş. II. Bayezid zamanında 1491’de camiye dönüştürülen ve Kasımiye Camisi adını alan yapı, Yunanlıların eline geçince tekrardan kiliseye çevrilmiş. 1988 yılından beri Unesco Dünya Mirası listesinde bulunan yapı, 1917 yılında bir yangında tamamen mahvolmuş ve yeniden inşaa edilerek 1949’da tekrardan hizmete girmiştir.

Rotunda – Roman Temple (Sultan Hortaç Camii)

Tarih boyunca kilise ve cami olarak görev görmüş yapılardan biri de Rotunda, Selanik’in Roma İmparatorluğu döneminden kalma en eski yapılarından biri. Bu yapının Selanik’teki diğer yapılardan en büyük farkı Roma İmparatorluğu mimarisini yansıtması ve kilise & cami gibi dini amaçlar dışında bir Roma tapınağı olarak kullanılmasıdır. MS. 4. Yüzyılda Roma imparatoru Galerius tarafından yaptırılan yapı Roma’daki Pantheon gibi yapılmıştır. 1590 yılında camiye çevrilen yapının minaresi halen ayaktadır.

Arch of Galerius

Roma döneminden kalma bir diğer yapı da yapımı gene Rotunda ile aynı dönemde olan Kamara olarak da bilinen Galerius Arkı. Rotunda ile birlikte İmparator Galerius’u onurlandırmak için yapılan kemerin hala bir bölümü yıkılmadan ilk haliyle günüüze kadar gelmiştir.

Roman Forum (Agora)

Agora Yunanca’da toplanma alanı anlamına gelmektedir ve Agora’lar antik Yunan şehirlerin politik, dini ve ticaret merkezlerinin bulunduğu alanlardı. Ayrıca Roma İmparatorluğunda ortaya çıkan forumların öncüsü olarak bilinmektedir. Selanik’te Roman Forum olarak geçen alanlarda günümüzde görülecek pek bir şey kalmamış olsa da buranın çok kültürlülüğüne dair bir ön izleme olacaktır.

Eptapyrgio Fortress (Yedikule)

Yedikule olarak bilinen bu kale şehrin en güzel manzaralarından birini görebileceğiniz bir noktada yer alıyor. Tarih boyunca gene Bizans ve Osmanlı imparatorluklarına ev sahipliği yapmış olan bu kale adına rağmen on tane kule barındırıyor. İsmini İstanbul’daki Yedikule Kalelerinden aldığı düşünülüyor.

Ladadika

Eğer Selanik’te bir geceniz varsa, onu muhtemelen şehrin eğlence merkezi olarak tanımlayabileceğimiz Ladadika’da geçirmek isteyeceksiniz. Aristotales meydanında denizi karşınıza aldığınızda hemen sağ tarafta olan Ladadika bölgesi akşam saat 21:00 – 22:00 ‘den sonra gerçekten bambaşka bir hal almakta.

Eski Liman Bölgesi ve Selanik Sinema Müzesi

Eski liman bölgesinde birkaç kafenin ve müzenin bulunduğu bir bölgede yer alıyor Selanik Sinema Müzesi. Biz vaktimiz sınırlı diye (ve gittiğimiz gün Yunanistan’ın bir milli bayramına denk geldiği için kapalı oldukları için) hiç müze gezmedik. Ancak bir müze tercihimiz olsa sinemaya olan tutkumuzdan sanırım burayı tercih ederdik diye düşünüyorum. Siz de Yunan sinemasının tarihine dair sunumların ve özel gösterimlerin olduğu bu müzeyi tercih edebilirsiniz. Giriş 2 €.

Selanik Gezi Rehberi – Diğerleri

Selanik Gezi Rehberi’mizde şu ana dek ne yenir ne içilir veya arabayla nasıl gidilir gibi konuları hiç paylaşmadığımızı fark etmişsinizdir. Ancak merak etmeyin, bu konularda da uzun uzun yazdık, hizmette sınır yok!

Kavala
  • Kavala denince akla gelen ilk şey Kavala Kurabiyesi. Biz Kavala kurabiyesi arayışımızı Nea Karvali adlı bir kasabada sonlandırdık, detaylarımız için tık.
  • Kavala’da turistik bir geziye çıkacaksanız akla gelen ilk yer eski şehir olarak bilinen Panagia(Old Town) kısmı. Burada Kavala Kalesi’nden Kavala’nın en güzel manzarasının keyfini çıkarabilir ve tarihi sokaklarında kaybolabilirsiniz. Kavalalı Mehmet Ali Paşa müzesi ve heykeli de bu alanda bulunmaktadır.
Dedeağaç

Aslına bakarsanız Dedeağaç’la ilgili anlatacak pek bir şeyimiz yok, şehre uğradığımızda hafif bir Ege sahil kasabası tadı almadık değil. Demokrasi caddesi ve deniz fenerinin bulunduğu sahil caddesi dışında gezecek pek de birşey göremedik. Buranın Türk’ler açısından popüler olmasının en önemli yanı sınırı geçince 30 dakika sonra karşımıza çıkan ilk yer olması diyebiliriz.

Son olarak; önümüz yaz ve eğer pasaportunuz & vizeniz varsa da her şey çok kolay ve ucuz. Bu yaz bir hafta sonunuzu kesinlikle Yunanistan’da geçirmenizi öneriyoruz. 

Daha Fazla
Ama İyi YedikAvrupaYunanistan

Eşanlamlılar: Kavala – Dedeağaç – Selanik Yeme İçme

market-1751673

Konumuz edebiyat değil ama ben ne yapayım? Yunan mutfağı ile yemeklerimiz çok eşanlamlı ki, Türk mutfağı ile bildiğiniz aynı. Rakı dediğiniz uzo, Türk kahvesi dediğiniz Greek coffee. Meze, ara sıcak derken bu liste daha uzar gider. Bütün bu eşanlamlıları denediğimiz Kavala, Dedeağaç ve Selanik yeme içme maceramız tam aşağıdaki gibi oldu.

Yunan mutfağını keşfetmek için güneşli bir Mart cumartesisi araba ile çıktığımız yolda sınırı geçer geçmez ilk bakmaya başladığım şey Kavala kurabiyesini nereden alabileceğimdi. Detaylı araştırmalardan sonra Kavala’ya 15-20 dk uzaklıktaki Nea Karvali’yi buldum.

Nea Karvali

Kavala, Dedeağaç ve Selanik yeme içme maceramızdaki ilk durak Ege kıyılarımızda rastlayabileceğiniz Nea Karvali deniz kıyısında sade bir köy, aslında biraz Kavala’nın yazlık yeri gibi duruyor. Hedefimiz, rivayete göre Kavala kurabiyesini yapan en eski ailelerden biri olan İOAKİMİDİS’in yaptığı kurabiyeleri bulmaktı. Köyün biraz dışında bir dinlenme tesisi gibi bir yerde, benzinliğin yanında kendisini bulduk.

İOAKİMİDİS (Sıcak çay yanında Kavala kurabiyesini hediye eden yer)

İçeri girdiğimizde şoka girdik çünkü Kavala kurabiyesini sade hali ile bulmak mümkün değildi! Ballı – çikolatalı – narlı vs vs o kadar çok çeşit vardı ki bir an orjinali yiyemeden gideceğim diye endişelendim. Neyseki bu endişem güler yüzü ve çatpat Türkçesi ile bana kurabiye ikram eden tatlı amca ve uzattığı sıcak çayı sayesinde ortadan kalktı. Gerçekten daha önce yediklerimden farklı, daha gevrek ve daha az şekerli bir kurabiyeydi.

Bence araba ile gidiyorsanız ve yolunuzun üzerindeyse buraya bir uğrayın derim. Hem Selanik yolunda bir mola vermiş olursunuz, hem de kurabiye yersiniz.

selanik yeme içme

Niğde-Aksaraylı Börekçi Yorgo (Hayır yanlış okumadınız)

Nea Karvali Niğde – Aksaray bölgesine göç vermiş ve göç almış bir yer. Bunun etkilerini de çoğu yerde görüyorsunuz. Yorgo Amca da Niğde’den gelmiş Rum bir ailenin oğlu.

Sabah tatlı yediğimiz için kendimiz kahvaltı yapmamış sayan gezenkafa gezginleri kendimizi Yorgo Amca’nın börek tezgahına zor attık. Beyaz Peynirli – Ispanaklı ve Kıymalı olmak üzere 3 çeşit börek söyledik. Kıymalı için özellikle domuz eti olmadığını vurguladı. Peynirli ve ıspanaklı normaldi bence ama kıymalı’da ilginç baharatlar vardı öyle ki kendimizi midye dolma yiyiyor gibi hissettik. Aslında popüler bir diğer çeşit tatlı börekmiş. Ama biraz önce tatlı yediğimiz için biz bu alternatifi pas geçtik.

Yunanistan’ın en güzel yanlarından biri her yerde bildiğimiz demleme çay olmasıydı. Burada ikinci çayımızı içip yolumuza devam ettik.

Kahvatltımız 5,5 € tuttu. (3 kişi olduğunu hatırlatmak isterim…)

Ata’mızın Doğduğu Şehir: Selanik

Selanik yeme içme için duyduğum en genel şey (ve en doğrusu) en kötü yerin bile çok iyi olduğuydu. Gerçekten doğru, kendimi o anlamda çok rahat hissettim. Biz geldiğimiz saat ve yolda yediğimiz yemekler itibariyle çok çok aç değildik ama kendimizi adeta İzmir’in kopyası olan sahile atınca o hareketliliğin, o uzo kokusunun, o tepsilerde dolanan mezelerin bizi resmen kendine çektiğini fark ettik.

Selanik yeme içme: İsmini yazamadığım ilk göz ağrım 

Tabii ki latin alfabesinin olmadığı bir yerde ciddi bir bocalama söz konusu oluyor. O yüzden aşağıda ismini gördüğünüz ve adresini yazdığım yere ilk göz ağrım dedim. Sıra sıra dizili yerler arasından burayı seçmemizin nedeni içerden gelen buzuki sesiydi. Oldukça modern döşenmiş hatta barda da yemek yiyebildiğiniz ferah bir mekandı.

İngilizce menü ve ingilizce bilen garsonların olması çok önemli bunun altını çizeyim.

Yediklerimize gelince; biz ortaya paylaşımlı şeyler söyledik. (Acı biberli Feta Peyniri – ızgara kalamar – ızgara midye ve kabak mücver) Zaten Yunanistan’ın neresine giderseniz gidin inanılmaz ama inanılmaz büyük porsiyonlarda geliyor herşey.  Yanına da daha önce hiç denemediğimiz Yunan şarabı Retsina içtik. Retsina yumuşak içimli ve yarı tatlı beyaz şarap. Uzo’ya alternatif arıyorsanız mutlaka deneyin. 3 kişi 5oo ml. içtik gayet yeterli geldi.

Yemekleri ne kadar lezzetli, taze olduğunu söylememe gerek yok sanırım. 3kişi bu 4 çeşit meze ve yarım litre şarap için toplam 30 € ödedik. Bu arada tatlılar ikramdı.

Adres: Leof Nikis Caddesi No:15

Terkenlis (Baklavacı – Revanici – Tulumbacı)

Kültürlerimizin benzerliğine attığı her adımda şaşıran ben Selanik’in en eski pastanelerinden birine girince küçük dilimi yuttum çünkü pastanede resmen şerbetli tatlılar köşesi vardı. O bölümden kaçarak geniş tatlı vitrininden bir adet ‘Thessaloniki Traditional Cream Filled Pastry’ denedim. Meali şu:

  1. Baklava hamurlarına kafi derecede şerbet dökülmüş.
  2. Ama o kadar kafi ki o şerbet içinizi almıyor, baklavayı tam ayarında çıtırlıkla yumuşaklık arasında bırakıyor.
  3. Soğukluğu buzdolabından yeni çıkmış.
  4. İçinde malzemesi çalınmamış az şekerli bir pastacı kreması var. Yani bence pastacı kreması değil ama ben öyle tarif edeyim.

Ben bu klasmanda böyle birşey yemedim. Gerçekten fotoğrafını çekerken bile yavaştan aldım böyle birşey olduğunu görüntüsünden tahmin bile edemezdim. ‘Selanik’e gittim 1 saatim var ne yapayım?’ derseniz sadece bunu yiyin gelin derim.

Tatlının küçük boyu 2.60 € / büyük boyu 4.30 €

Palati (Her türlü kına düğün organizasyonu yapılır.)

Palati Selanik’in meşhur, oraların Nevizade Sokağı diyebileceğimiz Ladadika’da yer alan, 2 katlı geleneksel bir Yunan Tavernası. Selanik yeme içme denince geleneksel bir Yunan tavernasını es geçmek olmazdı tabii ki. Bu anlamda Palati, benim gelmeden önce özellikle araştırdığım bir yerdi. Çünkü Yunanistan’a ikinci gelişi olan biri olarak eğlenceli bir yunan tavernası deneyimi yaşamak istiyordum.

Fix menü yok, ingilizce menüden masanızı keyifle donatabilirsiniz. Müzik saat 21:00 gibi başlıyor, siz uzonuzla ufak ufak mezeleri didiklerken önce alt grup diyebileceğimiz bir orkestra ve güzel sesli bir kadın vokal çıkıyor. Siz ara sıcaklara geçtiğinizde de mekan saat 22:00 gibi kalabalıklaşıyor.

Hem turistlerin hem de lokallarin olduğu bir yer ki o gece şansımıza ön masalarda hep lokaller vardı keyiflerince sirtaki oynadılar.

Yemekler lezzetliydi, günün yorgunluğu şerefine masamızı bu sefer donattık. Benim en favori mezem olan kabak kızartma – kalamak kızartma – sosta pişirilmiş midye – fava (masada ayrı bir şekile karıştırıp servis ediyorlar, mutlaka deneyin) – patlıcan salatası ve domates&feta peyniri ve soğandan oluşan Greek Salad söyledik. Yanina da 35’lik bir nevi Türk rakısı olan uzo açtık.

Tatlı tabağı ikram olarak geldi yine. Bütün bunlar 3 kişi için toplam 60 € tuttu. Maalesef bizim ülkemizde böyle bir yemek yeseniz ortalama kişi başı 150 TL ödersiniz, üzerine aç kaldığınızla kalırsınız. Önceden bir araştırmak isterseniz şuradan internet sitesini inceleyebilirsiniz.

Müzik ve yemek birlikte çok güzel gidiyordu ki üzerine saat 22:30 civarı esas oğlan çıktı. Yani mekanın gerçek sanatçısı. Peki ne söyledi dersiniz? Tabii ki ‘Aaa ben bunu biliyorum’, ‘Aaa bu Sezen Aksu’nun şarkısı değil mi?’ dediğimiz çeşitli Türkçe şarkıları. Haliyle kendisi sahneden Yunancasını biz de oturduğumuz yerden Türkçesini söyleyince çok eğlendik, kadehler kaldırdık, kalktık oynadık. Farklı dillerimiz olsa da Türkiye’den kilometrelerce uzakta olsak da bizi birbirimize bağlayan geçmişimizin ortak değerlerine tutunduk. Bir ara Türkçe ‘Mavi mavi masmavi, gözleri boncuk mavi’ ye bağladı, o derece.

selanik yeme içme

 

Mezelerden meze beğenin

Selanik yeme içme denince tabii akla çeşit çeşit meze geliyor.  Meze konusunda benim denediğim bu iki yerde çok daha fazlası vardı. Ama bizim deneyimleme şansımız mide kapasitemiz ile doğru orantılı olduğu için çok merak etsem de Sempriko, O Kipos Tou Thermaikou ve Full Tou Meze deneyemedik.

Bugün Günlerden Estrella

Selanik yeme içme deneyimimizde ikinci günün sabahında daha Selanik’e gitme planım olmadan methini duyduğum, listeye alınca daha varmadan ne yiyeceğimi seçtiğim bir kahvaltıcıydı Estrella. Kendisi iki katlı, sade tasarımlı binası ile Pazar sabahı bizi kapsının önünde bir kuyruk ile karşıladı. Maalesef rezervasyon almıyorlar.

Menüsü çok çeşitli ama nutella ve bougatsa kreması denilen beyaz bir kremaya bulanmış kruvasanları ile ünlü. Mezelerdeki büyük porsiyon alışkanlığı buraya da sıçramış. O kruvasan ile göz göze gelip porsiyonu görüp ‘kurban bayramında danaya ortak olanlar’ gibi hemen arkadaşlarınıza bakmak istiyorsunuz. Zira tek başına yenmesi intihar.

Konumuzdan sapmadan menüye gelirsek: Kruvasanlar – bageller – çeşit çeşit yumurtalar ve omletler – waffle’lar – pancakeler ve Thessaloniki koulouri yani simit üstü harika karışımlar var.

Bizim tercihimiz bu simitli karşımlardan yana oldu. Breakfast Pizza Thessaloniki koulouri üstü avokado, shriracha (bir çeşit acı sos), krem şeklinde feta peyniri ve iki göz yumurta! Simit aslında bizim bildiğimiz öz hakiki simitti. Ama tabii ki teoride! Pratikte bizim çıtır çıtır susamlı simitlerimizin yanından bile geçmez. Ancak tabağın geneline baktığınızda lezzetine doyum olmazdı hakkını yemeyeyim.

Ortaya pancake’lerden penut butter, jelly ve berry seçtik. Gerçekten kruvasan ile pancake arasında çok gittik geldik, hala da gidip geliyorum.

Yanına 3 kahve ile ödediğimiz toplam tutar 30 € oldu.

Bu arada sırtınızı Estrella’ya verip Pavlou Mela Caddesi boyunca yürürseniz orada da harika keşfedebileceğiniz yerler var (mesela Spoon) benden söylemesi.

Greek Coffee’den greek falı bakılmıyor!

Bu önemli bir husus çünkü aslında gerçek olan kahvenin telvesi az. Greek coffee aslında bildiğimiz Türk kahvesi. Selanik’te bence özel yapan bir yer yok. Sunum kısmını biraz zengin tutuyorlar mekandan mekana o fark edebilir sadece.

Biz Leof Nikis Caddesi üzerinde (White Tower arkanızda deniz solunuzda olacak şekilde ilerlerseniz) sıra sıra dizili cafelerden birine oturduk. Sunumları gerçekten zengindi; kahveler bakır cezvelerde geliyor siz masada dolduruyorsunuz. Yanında su-lokum-kurabiye-kek ve benzeri bilimum unlu mamül de ikram ediliyor. Ne ikram ederlerse etsinler kahvenin telvesi az kardeşim onu fark ederiz.

…ve diğerleri….

Selanik yeme içme için bir hafta sonu yetersiz kalsa da şehri görmek için fazlasıyla yeterli. Hem midemiz dolu olduğundan hem de özel bir ulusal gün olması nedeni ile çoğu mekanın kapalı olmasından aşağıdaki yerleri deneyemedik:

iHeart : Oldukça popüler, gidilesi bir kahveciymiş.

TOMS : TOMS bildiğimiz TOMS ayakkabılarının mağazasının cafe hali. Oradan aldığınız her kahve yine bir yardım kuruluşuna gidiyor. Bayılıyorum adamlara!

FYC : Burası aslında Frozen Yogurt Cafe, özellikle yaz günleri fresh bir kaçamak olabilir.

Köftelerce Dedeağaç yani Alexandrapoli

Sınıra 30 dk uzaklıkta olan Alexandrapoli ve uydusu Makri’nin, aslında çok sevgili beyaz yakalı çevremizin son zamanlarda sıklıkla kaçtığı bir yer olduğunu fark ettik. Sınıra yakınlığının yanısıra, oldukça popüler olan gece hayatı bizi merakta bıraksa da biz kendisini köftesi için ziyaret ettik.

Kanavidis 1974

Tekirdağ’ın meşhur köftesini bir yere park edelim. O güzel o ayrı…bu daha bir ayrı. Mekan salaşlıktan ölecek bir kere, tabak yok hatta bence yüz bulsalar çatal, bıçak da olmayacak. Köfte siparişlerini adetle veriyorsunuz ve üzerine limon sıkarak yiyorsunuz.

Garip bir baharatı var ya da etin farklılığı (domuz eti değildi) ama yedirdi kendisini. Klasik köfte gibi değildi sonuç olarak. Yanına dana sosis de söyledik ve aşağıdaki gibi bir görüntü ortaya çıktı. Biz çok mutlu ayrıldık.

Toplam 11,5 € ödedik.

Yunanistan’ın her yerinde benzer bir kültürle karşılaşacağımı ümit ediyorum. Gerçekten bu kadar lezzetin bu kadar ucuz olması adil değil. Yazdığım tüm hesapların üç kişilik olduğunu tekrardan belirtmeyim. Bu yaz sık sık Yunanistan’a kaçmayı planlıyorum.

Antio…

Daha Fazla
AvrupaPortekiz

Bir Nar Misali: Çok Taneli, Lezzetli ve Kırmızı – Porto Gezilecek Yerler

porto-1972450

Porto gezilecek yerler’i düşününce aklıma gelen ilk kelime bu oldu bilgisayarın başına oturunca. Hiç ummadığım şekilde Portekiz’de en çok Porto’yu sevdim. Her ne kadar kendi içinde sessiz sakin tek başına sert görünümlü bir şehir gibi dursa da ara sokaklarında, yokuşlarında ve köprü üstlerinde gezmeye başladığımız zaman bambaşka bir yüzünü gösterdi Porto. Nar gibi çok taneli, lezzetli ve kırmızı…

Aslında Portekiz seyahatimin ilk durağı olan Porto için biraz ön yargılıydım. Kimileri hiç gitme dedi, kimileri 1 gün yeter dedi. Ancak her şeye rağmen Porto’da dolu dolu 2 gün-1 gece geçirdik.

Konaklama

Porto’da konaklamak için HF Fenix Porto’yu seçtik, açıkçası lokasyonun bu kadar uzak olacağını düşünmemiştim. Hem metro için 10 dk yürüdük hem de merkeze metro ile 20-25 dk gibi bir zamanda vardık. Elimizde valizlerle pek hoşlandığımızı söyleyemem. Otel kendi içinde sevimli ve temizdi o ayrı.



Booking.com

Porto Gezilecek Yerler

Porto’yu keşfetmeye Sao Bento durağından başladık. Sao Bento aynı zamanda dünya minnoşu bir tren istasyonu. Buradan Porto’nun kendi yerleşim merkezlerine trenler kalkıyor. Tren istasyonunu bu kadar popüler yapan şey ise Portekiz’in meşhur mavi-beyaz çinilerinin buranın duvarlarını boydan boya süslemesi. İnsanın içini açıyor gerçekten.

Sao Bento’yu arkanıza aldığınızda yol ikiye ayrılıyor. (İki yolda yokuş aşağı, yani birinden inip birinden çıkarsınız haberiniz olsun.) Biz yolun sağından yürümeye karar verdik. Yol boyunca harika evler-çiçeklerle süslü duvarlar ve minik balkonlar eşlik etti bize.

Bu bölgede yer alan Sao Francisco Kilisesi’ni gördük hızlıca, şansımıza bir de nikah vardı. Gelin ve damada mutluluklar dileyip hemen katedralin karşısındaki Pimms Restoran’da dinlendik.

Pimms Restoran

Aslında burası benim Porto’nun lokal bir lezzeti olan Francesinha için listemde olan yerlerden biriydi. O yüzden tam karşıma çıkınca hemen fırsatı değerlendirdim. Ancak sanırım yol yorgunluğundandı, pek bayılmadım. Yani iki dilim ekmek arasına bizim karışık kumru gibi düşünün, peynir ve tercihe göre et parçaları konmuş ve üzerine de boool soslu bir domates suyu eklenmişti. Bunun orjinalini aslında Cafe Santiago yapıyor. Ancak aklınızda olsun, pazar günleri kapalı. (Biz ertesi güne koymuştuk orayı)

Burası dahil olmak üzere durduğumuz her yerde sangria içtik, gayet lezzetliydi.

Etrafı kabaca gezdikten sonra Porto gezilecek yerler listemizdeki ikinci yer olan Dom Luis Köprüsü’nü gezmek üzere Ribeira caddesinin bir üstünden köprü yoluna doğru yürüdük ve tünelden geçerek köprünün ayaklarına vardık.

Ponte Dom Luis I (Nam-ı diğer 1. Dom Luis Köprüsü)

Köprünün ayaklarına gelince yoğun bir metal işçiliği gözünüze çarpıyor, o anlamda bana biraz Eiffel Kulesi’ni anımsatmadı değil. Biz akşam üzeri gün batımını izlemek için köprünün üstüne çıktık. Hemen solda zaten Portekiz’de bol bol karşınıza çıkan füniküler ile 5 dk içinde üste çıktık. Üst dediğimizde aslında üst yola çıkıp bir 5-10 dk köprü yoluna yürümek.

Köprünün ortasından tram geçiyor bu arada, aman dikkat. Şimdi ben en çok buraya bayıldım. ‘Delirdin mi? İstanbul’da koskoca Boğaziçi Köprüsü var, alası, bildiğin iki kıtayı bağlıyor’ dediğinizi duyar gibiyim. Amaaa burada iki yakayı çok daha net görüyorsunuz, sağda Ribeira’nın muhteşem renkli kutu kutu evleri, ileride puslu bir hava, solda ise heybetli şarap mahzenleri. Douro Nehri sizi kucaklıyor sanki. Ben gerçekten çok etkilendim.

Dönüşü de yukarıdan yaptık. Yine füniküler ile aşağıya indik ve Ribeira bölgesini keşfetmeye başladık.

Ertesi gün Şarap Tadımı için Gaia Bölgesi’ne geçerken bu seferde alttan gidelim dedik. Altta ciddi bir araç trafiği var. Ama asıl ilginç olan Douro Nehri’ne sizin için para karşılığında köprüden atlayan küçük çocuklar. O anlamda köprü altı çok kaotik, üst kattaki huzurdan eser yok.

Ribeira Bölgesi

Ortaçağ’dan kalma renkli evleri, arnavut kaldırımlı taş sokakları ile Ribeira gerçekten çok farklı bir bölge. Hiç klasik Avrupa şehrine benzemiyor. Gerçekten sokakların birinden az sonra tüccarlar çıkacak, gemilerine atlayıp ticaret için denizlere dökülecekmiş gibi hissediyorsunuz. Bu anlamda gerçekten Unesco Dünya Mirası listesinde yer almayı hak ediyor. Sağınıza solunuza bakıp bol bol fotoğraf çekme isteği uyandırıyor burası. Riberia’yı gezdikten sonra hemen nehir kıyısındaki Chez Lapin’e akşam yemeği için geçtik.

Chez Lapin

Akşam yemeği için gerçekten lokal ve sakin bir yerde deniz mahsülleri yiyelim istedik. Bir gece kalacağımız için buradaki tek kurşunumunuz da Chez Lapin’den yana kullandık. Bu arada Portekiz gerçekten deniz mahsulü cenneti. Özellikle codfish yani morina balığını abartmıyorum 3248 versiyonda bulabilirsiniz. Yani neredeyse tatlısını yapmamışlar sadece. Bunların en ünlüsü de Bacalhou, adım başı her yerde yiyebilirsiniz. Bizim içli köftenin morina balığı ve tercihe göre içinde peynirle yapılanı gibi düşünebilirsiniz. Oldukça lezzetli, ben adım başı yemiş olabilirim.

Chez Lapin genel anlamda lokal mutfağı, hızlı servisi ve yönlendirici garsonları ile gönlümüzde yer tutan bir restoran oldu.

Menü olarak baktığınızda sadece deniz mahsülü değil makarna ya da normal et çeşitleri de yiyebilirsiniz. Biz bir şişe şarap -bir salata –  iki ana yemek – bir tatlı ve iki kahve için toplam 52 € ödedik.

Chez Lapin - Porto Gezilecek Yerler

Ertesi Gün

Porto gezilecek yerler listemizde ikinci günümüze Aliados Meydanı ile başladık. Burası sıra sıra mağazalar, butikler ve kafeler bulabileceğiniz büyük ve önemli bir meydan aslında. Aliados Meydanı’ndan aşağıya inip Praça da Liberdade, yani Özgürlük Meydanı’na geldik. Sağından devam ettiğinizde o kadar yolun sonunda enerjinizi toplamanıza yardımcı olacak bir tatlıcı önereceğim size.

Santini

Santini, hem Porto hem de Lizbon’da adım başı göreceğiniz bir tatlıcı/dondurmacı. İddiaya göre formülü sır olarak bilinen ve aslında Paris’te başka bir tatlıyı yapmak için uğraşılırken keşfedilen bir tatlı. İçinde un yok ve sadece Fransız Valrhona çikolatası ile yapılıyor. Adı da ‘ O Melhor bolo de chocolate do mundo’ yani dünyanın en iyi çikolatalı pastası! Yanına da çeşit çeşit dondurmalardan birini seçip söyleyebilirsiniz. Tadı nasıl diye sorarsanız: Hayatımda yediğim en tatlı tatlı şey. Yani keşke dondurma söylemesek de bir bardak soğuk süt söylesek dedik o derece. Bence paylaşımlı bir tabak alabilirsiniz. Çok ciddiyim!

Santini - Porto Gezilecek Yerler

Yolumuza Baxia bölgesini gezerek devam ettik. Buralarda sırasıyla Livraria Lello & Irmao ve Clerigos Church-Torre dos Clerigos’u gördük. En popüler ve ilginç olanı Lello Kütüphanesi olduğu için ondan biraz bahsetmek istiyorum.

Livraria Lello & Irmao

Burası Harry Potter fanatiklerinin çok yakından bildiği Portekiz’in en eski kitapevlerinden biri. J.K. Rowling, Harry Potter serinin ilk kitabını kitapçının ikinci katında bulunan kafede yazmış. Zaten kitapçı tepeden tırnağa Harry Potter kitapları ile dolu.

Porto Üniversitesi’ndeki öğrencilerin siyah pelerin giymesinin bile karakterlere ilham olduğu söylentiler arasında. Bunun yansımasını siyah pelerin giyen çalışanlardan görebilirsiniz. Burayı sakın atlamayın, Harry Potter hatırına olmasa bile tarihi dokusu ile ziyareti hak eden bir mekan.

Porto gezilecek yerler listenizde iki tanem önemli turistik aktivite bulunmalı. Bunlardan bir tanesi Porto Şarabı tadımı, diğeri de Gaia Telefereği ile Porto’ya kuşbakışı bakmak.

Şarap Tadımı: Sandeman

Dom Luis köprüsünü alttan geçip karşıya varınca sahil şeridinde sıra sıra şarap evleri başlıyor. Porto aslında şarabı ile ünlü ama sofra şarabı olarak değil de daha ziyade tatlı ya da sangria yapımında kullanılabilecek şaraplar bence. Şarap evlerinin hepsi ünlü tabii kendince ama biz tavsiye üzerine Sandeman’i tercih ettik. Mahzenlerini gezmeden bahçesine oturup güneşli bir Porto pazarında Porto şarabından yapılmış kokteyllerimizi, Ribeira bölgesinin muhteşem tarihine bakarak yudumladık.

Gaia Teleferiği

Her ne kadar en önemli iki turistik aktiviteden biri de desem teleferik gerçekten vaktiniz olursa yapabileceğiniz bir etkinlik bence. Çünkü köprü üstünden gördüğünüz manzaranın bir kısmını da teleferik ile görebiliyorsunuz o kadar. Çok uzun sürmüyor, en fazla 15 dk.

Pazar günü çalışmayan şehir:

Gerçekten Avrupa’da hatrı sayılır birçok şehir gezdim. Önemli yerlerin neredeyse hepsinin pazar günü kapalı olan bir yer görmedim. Özellikle başlık açtım ki siz de Porto gezilecek yerler listenizi hazırlarken ona göre yapın.

Mercado do Bolhao: Cumartesi13:00’ten itibaren kapalılar.

Cafe Majestic: En eski ve en popüler pastanelerinden biri ve pazar günü kapı duvarlar.

Cafe Santiago: Özellikle yazımın başında belirttiğim Francesinha’ı en iyi yapan yer.

Şimdi gelelim en önemli noktalara:

Porto gezilecek yerler listenizdeki birçok noktaya şehir içindeki metro ile kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Metroda bilet kontrolü yok ama arada polis rastgele binip biletleri görmek isteyebiliyor. Bu nedenle tavsiyemiz, piyangonun size vurmasını istemiyorsanız biletlerinizin hep güncel olması.

İkinci en önemli konu da Lizbon’a devam edecekseniz nasıl edeceğiniz konusu? Campanha Tren İstasyonu Porto-Lizbon arası trenlerin hareket noktası. Biz de gezimizin ikinci durağı olan Lizbon için tren opsiyonunu seçtik. Aslında planımız uçaktan iner inmez online bilet almaktı. Fakat uçakta bir nifak tohumu edası ile aramızda oturan Portekizli genç bize hiç gerek olmadığını binmek istediğimiz saatten 1-2 saat önce istasyona gidip alabileceğimizi söyledi. YALAN! Sanki Esenler Otogar’dan İzmit’e bilet alıyoruz. Nasıl inandık sormayın sakın. Pazar akşam 20:00 treni için güzel güzel istasyona gittik bir de ne görelim hiç yer yok.

Orada uzun bir değerlendirme sürecinden geçtik arkadaşımla. Araba kiralamak, istasyonda sabahlamak ve sabaha karşı saat 05:00 trenine binmek(aktarmalı) ya da otelde kalmak ve sabah 08:00 trenine binmek. Uzun bir araştırmadan sonra gecelik 50euro’ya çok cici bir otel bulup  (Hotel Aliados) sabah Lizbon’a doğru yola çıktık.

Bu da bize baya sağlam ders oldu. Herşeye rağmen bu berektli ve sürprizli şehri çok sevdik!

Teşekkür: Yazıyı yazarken bütün Porto fotoğraflarımı kaybettiğimi fark ettim maalesef, çok şükür tatil arkadaşım Hülya’da bir kısmı vardı. Kendisine buradan bir kere daha teşekkür etmek istiyorum.

Daha Fazla
AvrupaAvusturya

En Yaşanılabilir Şehirler Listelerinin Daimi Üyesi: Viyana Gezi Rehberi

IMG_2543

Dönem dönem Dünyanın En Yaşanılabilir Şehirleri adında haberlere denk geliriz. O listelerde ilk onda genellikle Avrupa’dan pek fazla şehir olmaz. Ancak bir Avrupa şehri var ki her zaman başa oynar, Viyana! Gittiğim şehirleri iki farklı kategoride sıralamak gibi bir huyum var, bunlardan biri şehrin güzelliği diğeri ise yaşanılabilirliği. Viyana, en güzel şehirler sıralamamda birinci sırada olmayabilir belki, fakat gittiğim yerler arasında yaşanılabilirlik konusunda kesinlikle birinci sırada. Her sene ‘en yaşanabilir şehirler’ adlı araştırmalarda en üst sıralarda gördüğümüzü düşünürsek, benim sıralamamı da biraz olsun doğruluyor kendisi. O zaman bizim de Avrupa’nın en yaşanılabilir şehri ilan ettiğimiz, Viyana 101 dersi niteliğinde; bütçe, konaklama ve gezilecek yerlere odaklanacağımız Viyana Gezi Rehberi ’mize hoş geldiniz.

Viyana Gezi Rehberi’nin aslında GezenKafa.com için ayrı bir esprisi bulunmakta. 2015 Mayıs ayında Avusturya’daki AC/DC konseri sayesinde ikinci kez görebilme şansını elde ettiğim Viyana, Gezen Kafa’yı kurma yolunda beni en fazla motive eden şeydi. Aslına bakarsanız da bu yazı sitenin ilk yazısı olacaktı. Ancak bir takım sebepler dolayısı ile o yazıyı bir türlü bitiremedim, bekledikçe de o yazıya devam etme isteği gitti, ta ki şu ana dek.

Viyana’ya ilk gittiğimde turla ve sadece bir gün olduğu için pek bir şey anlamamıştım, hatta sevmemiştim bile. Turların maalesef sizin kişisel tercihleriniz üzerinde böyle bir etkisi olabiliyor, o nedenle çok aksi bir durum olmadıkça her zaman kendi turunuzu kendinizin planlamanızı öneriyoruz. İkinci kez gidişimde, şehri gerçekten tanımanın da verdiği hisle olsa gerek baya etkilendiğimi söyleyebilirim. Bu etkilenmenin asıl sebebi oradaki insanların yaşam seviyesi oldu diyebilirim. Viyana’da yaşayan bir arkadaşımın rehberliğinde o yaşam seviyesi dediğim şeyi detaylıca deneyimleyebildiğim için dönerken de aklımda sadece ‘burada yaşasam ne güzel olurdu’ düşüncesi vardı.

Gene uzunca bir girişten sonra Viyana Gezi Rehberi’mizin detaylarına gelelim

Havalimanından Ulaşım

Her şey gibi, havalimanından şehre ulaşım da çok rahat Viyana’da. CAT denilen ekspres trenler ile 11€’a(Gidiş dönüş 17€) Wien Mitte tren istasyonuna ulaşarak oradan istediğiniz U-Bahn hattına aktarma yapabilirsiniz. Ancak, bu pahalı yöntem. Ekspres tren benim neyime, ucuz yollu bir yol yok mu diyenler için (ki bence de ideali bu) S-Bahn 7 yardımımıza yetişiyor. CAT ile aynı güzergahı gidiyor ancak tek farkı CAT kadar havalı bir trene binmiyor olmanız ve ara duraklarda duruyor olmanız. CAT ile 16 dakikada Wien Mitte istasyonuna ulaşırken, S-Bahn 7 ile bu süre 30 dk civarına çıkıyor. Bilet ücreti ise 2,6 €.

Biletler için CityAirportTrain’in veya WienerLinien’in internet sitelerini ziyeret edebilirsiniz.

Toplu Taşımaca

Genel olarak rehberlerimizde toplu taşımaya dair pek fazla bilgiye yer vermiyoruz. Bunun nedeni şehirleri yürüyerek keşfetme isteğimizden geliyor. Eğer gittiğimiz şehirdeki planlarımız öyle aşırı geniş bir coğrafyaya yayılmıyor ise toplu taşıma kullanmıyoruz ki Avrupa şehirleri de bu tanıma uyuyor. Ancak Viyana’da öyle bir toplu taşıma sistemi var ki bir Viyana Gezi Rehberi’nde bundan bahsetmemek ayıp olur. Viyana’da toplam 6 U-Bahn hattı bulunmakta, hepsi birbirini belirli duraklarda kesiyor ve aktarma yapabiliyorsunuz. Aktarma derken, metro saatlerini de öyle bir ayarlamışlar ki aralarda beklemiyorsunuz dahi.

Metro’ya veya herhangi bir toplu ulaşım aracına tek biniş pahalı gözükebilir, 2,6 €. Ancak 24, 48, 72 saatlik veya haftalık seçenekler gayet uyguna geliyor. Haftalık bilet 72 saatlik biletten daha ucuz, ancak haftalık biletlerdeki kritik nokta Pazartesi’den Pazartesi’ne kadar geçerli olmaları. Metro seferleri normal olarak gece 12-01 saatleri arasında son buluyor, Cuma ve Cumartesi ise tüm gece metro seferleri çalışıyor. Biletlerinizi gitmeden önce yukarıda da belirttiğimiz WienerLinien’in internet adresinden online alabilirsiniz. Hatta alırken, havaalanı transferini de ekleyebiliyorsunuz (ister CAT, ister S-Bahn).  E-mail ile gelen  biletin çıktısını yanınızda taşımanız yeterli, muhtemelen size kimse sormayacak. Ancak sakın aklınıza bilet almadan bineyim gibi bir şey gelmesin, çok nadir olan denetlemelerden birine gelip ceza ödemek zorunda kalabilirsiniz sonra.

’Toplu taşımada hiçbir bilet kontrolünün olmamasına rağmen herkesin bilet aldığı bir şehir’ Viyana. 

Konaklama Şeysi

Viyana’da toplu taşıma çok rahat, bakın abartmıyorum gerçekten çok rahat. Bu nedenle yakınınızda bir U-Bahn istasyonu olduğu sürece her yerde konaklayabilirsiniz. Viyana’nın turistik merkezi Stephenplatz diye biliriz, o nedenle buraya çok fazla uzaklaşmadan, yanında da bir metro istasyonu olan her nokta ideal olacaktır.

Biz Viyana Üniversite’sinin de bulunduğu ve Viyana’nın fuar alanı olan Messe Prater’de, Austria Trend Hotel Messe Wien Prater isimli otelde konaklamamı gerçekleştirdik. Fiyatı ile karşılaştırınca son derece kaliteli hizmet sunduklarını söyleyebilirim. (İki kişi gecelik 55 €) Merkez nokta dediğimiz Stephenplatz’a otelden bir dk uzaklıktaki U2 istasyonundan metroya binip bir aktarma yaparak ulaşabilirsiniz. (Maksimum 15 dakika sürecektir.)

Döviz Olayları

Bir Avrupa Birliği ülkesi olarak Avusturya’da para birimi €. Bu sebeple döviz konusunu gitmeden önce rahatlıkla halledebilirsiniz.

Bütçe Mevzuları

Para birimi € ve günümüz şartlarında € kurunun 4 TL civarına yaklaştığını düşünürsek Viyana için çok ucuz bir şehir diyemeyeceğiz. Bir Batı veya Kuzey Avrupa ülkesi ile karşılaştırınca ucuz kalsa da etrafındaki ülkelere kıyasla €’nun da verdiği ağırlık ile bir pahalılık mevzusu. Biz uçak biletini gidiş dönüş 320 TL’ye almıştık, 3 gece 3.5 günlük gezi için 190 € gibi bir para harcadık, konaklama için de 3 geceye 80 € ödedik ve toplamda 350 € gibi bir bütçe ile tüm gezimizi tamamladık. Tabii bu konu sizin gideceğiniz müzeler, yapacağınız aktiviteler ve yiyeceğiniz yemeklere bağlı olarak değişebilir. Ben 1 günü komple konserde geçirdiğim için o günü 15 € ‘a kapatmıştım mesela.

Kaç Gün İdeal

Eğer çok detaylıca her müzeye girerim, en detay lokallerin takıldığı yerleri de incelerim demez iseniz 2 gece 3 günlük bir gezi fazlasıyla yetecektir Viyana gezisi için. Ancak bizce biraz daha rahat takılıp 3 gece planlamanızda fayda var. Ülkemizden genelde Orta Avrupa turu olarak düzenlenen turlarda Viyana’ya genellikle en az süre verilir. Sakın buna kanarak ben 1-2 günde gezerim demeyin, sonra Avrupa’nın en yaşanabilir şehrinden pek de yaşayamadan ayrılırsınız.

Nereleri Görmeli, Neler Yapmalı?

Dedik ya, Avrupa’nın en yaşanılabilir şehri. O nedenle o şehri yaşamadan ayrılmamalısınız. Belli başlı turistik görevlerinizin başında bir akşam klasik müzik konseri izlemek, Stephansdom Katedrali’ni görmek, Hofburg Sarayı’ndan başlayarak Kartner ve Graben caddeleri boyunca yürümek ve tabiiki Wiener şnitzelini yemek geliyor.

Gelelim Viyana Gezi Rehberi gezilecek, görülecek ve yenilecek yerlerin detaylarına… 

Hofburg Sarayı

Hofburg Sarayı, Viyana’nın merkezinde 13. yüzyılda Kraliyet Sarayı olarak inşaa edilmiş ve Habsburg monarşisinin siyasi merkezi olarak bilinmekte. 19 avludan oluşan saray günümüzde ise halen Avusturya başkanına ev sahipliği yapıyor. Viyana Gezi Rehberi’mizin başlangıç noktası olarak sayılabilecek bu sarayın bir bölümü müze olarak ziyarete açık. Eğer müze bölümünü gezmek isterseniz giriş ücreti 13,90 € (19-25 yaş arası öğrenciler 12,90 €, 6-18 yaş arası çocuklar ise 8,20 €)

Demel

Bir kraliyet pastanesi nasıl olur hiç merak ettiniz mi veya hiç bir kraliyet pastanesine gideceğinizi düşündünüz mü? İşte Demel, tam Hofburg sarayını geçtikten sonra kraliyet pastanesi olarak eşsiz tatlıları ile çıkıyor karşınıza. Viyana’nın yeme içme konusunda şnitzelden sonra akla ilk gelen şeyler tatlıları ve kahvesi. Fazla yorulmasanız bile hazır önünden geçerken içerisinde her daim sıra olan Demel’de bir tatlı ve kahve molası vermenizi öneririz. İddia ediyoruz, tatlıların hepsini denemek isteyeceksiniz.

Stephansdom (Aziz Stefan Katedrali)

Biri Viyana’nın merkezi neresi diye sorarsa ve tek nokta gösterecek olursanız, cevap şüphesiz ki Aziz Stefan Katedrali olacaktır. 1147 yılında iki harabe kilise üzerine inşaa edilen katedral Viyana’nın en simgesel yapısı olarak biliniyor. İçini gezebilir ve tepeden bir Viyana manzarası görmek istiyorsanız kulelerinden birine çıkabilirsiniz.

Veba Anıtı

Avrupa geçmişte vebadan ne kadar çekti ise birçok Avrupa şehrinde irili ufaklı veba anıtları görmeniz mümkün. Bu anıtlardan en bilineni ve en büyüklerinden biri ise Viyana’da bulunuyor. Veba Anıtı, Demel’den çıkıp Aziz Stefan Katedraline yürürken ünlü Graben caddesinde karşınıza çıkacak.

Kartner ve Graben Caddeleri

Bir İstiklal Caddesi tadında (eski halleri tabii) olan bu iki cadde Viyana’nın tam merkezinde iki önemli cadde olarak biliniyor. Aziz Stephan Katedrali de tam bu iki caddenin kesişiminde. Eğer tatilde alış veriş de yaparım diyorsanız birçok ünlü dükkanı barındıran bu caddelerde ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz.

Hotel Sacher (Cafe Sacher)

Adından da anlaşılacağı üzere burası Kartner caddesi üzerinde bulunan bir otel. Ancak biz burayı Viyana Gezi Rehberi’mize konaklama seçeneği olarak değil, kafesinde o ünlü Sacher Torte’sini deneyimlemek için ekledik. Yoğun çikolatalı bir tatlı olarak karşımıza çıkan Sacher Torte’yi Viyana’da birçok yerde deneyebilirsiniz ancak en yerinde deneyimlemekte fayda var. Sonuçta adamlar tatlıya adını vermiş.

Schönnbrünn Sarayı

Viyana sarayları ile ünlü bir şehir. Şehrin merkezindeki Hofburg Sarayı’ndan sonra listemizde gelen ikinci saray Schönnbrünn. Merkezden yürüyerek ulaşmanızın biraz zor olduğu bu saraya U4 metro hattına binip Schönnbrünn durağında inerek rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Kraliyetin yazlık sarayı olarak inşaa edilen ve 1.441 odası ile devasa bir bahçesi bulunan bu sarayın bahçesini ücretsiz gezebilirsiniz. Sarayın müze olarak kullanılan belli bölümünü gezebilmek için ise 22 oda veya 40 odayı içeren tur biletlerinden birini almanız gerekiyor. 22 odayı içeren turun bilet ücreti 14,20 € iken 40 odayı içeren turun bileti 17,50€.

Prater

Viyana’nın fuar bölgesi diyebileceğimiz Messe Prater bölgesinin bu listede olmasının asıl nedeni zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız lunaparkı. Viyana üniversitesinin de bulunduğu bu bölgede aynı zamanda şehrin tam ortasından geçen ormanlık alan bulunuyor. (Bakın park demiyorum, dikkat.) Biraz eğlenmek ve yeşile duyulan özlemimizi gidermek için doğru adres burası.

Rathaus

Burası aslında Viyana’nın belediye binası, neden gezilecek yerler listemizde olduğunu ise görünce anlayacaksınız. Her pazartesi, çarşamba ve cuma saat 13:00 ‘te yapılan rehberli turlarına ücretsiz katılabilirsiniz. Tura katılmasanız bile dışarıdan görüp mimarisi ile büyülenebilirsiniz.

Hundertwasserhaus ve Kunsthaus

Değişik mimarileri ile Viyana’daki binalardan ayrışan bu binalar, Viyana’nın en çok ilgi çeken turistik binalarının başında geliyor. İki bina da Avusturyalı sanatçı Friedensreich Hundertwasser  tarafından tasarlanmış. Binalar her ne kadar turistik bir aktivite olarak ilgi çekse de içerisinde halen insanların oturduğumı ekleyelim.

Binaları ilk görüşte akla Antoni Gaudi’nin tasarladığı Barselona’daki Casa Mila ve Casa Battlo geliyor, Bay Hundertwasser’in  tasarımlarında Gaudi’yi örnek aldığı da sıklıkla söylenen şeylerden.

Belvedere Sarayı

Viyana Gezi Rehberi’mizin son sarayına geldik. Burası nispeten merkeze biraz daha uzakta kalan ancak Stadtpark metro istasyonundan(U4 hattı) biraz yürüyerek ulaşabileceğiniz bir yer. Upper ve Lower Belvedere olmak üzere ikiye ayrılan sarayın iki bölümünü gezmek istiyorsanız bilet ücreti 20 €. (0-18 yaş ücretsiz.) Bahçesini ise ücretsiz gezebilirsiniz.

II. Dünya Savaşı sonrasında Avusturya’nın özgürlüğünü sağlayan anlaşmaların imzalandığı yer olması nedeniyle sarayın Avusturya tarihinde önemli bir yeri bulunuyor.

Kunsthistorisches Museum (Viyana Sanat Tarihi Müzesi)

1891 yılında Avusturya-Macaristan imparatoru 1. Franz Joseph tarafından açılan Viyana Sanat Tarihi Müzesi, Viyana’nın en büyük müzesi ve dünyada da bu alanda önde gelen müzelerden biri. Eğer müzeşinas bir insansanız tam size hitap edecek bu müzede bir gününüzü bile geçirmeniz mümkün. Mimarisi ile içine girmeseniz bile en azından bir uğramanız noktaların başında geliyor.

Museum Quartier

Adından da anlaşılacağı üzere burası Viyana’nın müzeler bölgesi. Kraliyet sarayına yakın bir bölgede bulunan Museum Quartier’da birbirinden farklı birçok müze, restoran ve kafe-bar bulabilirsiniz. İçinde barındırdığı çeşitlilik nedeniyle her zaman ilgi çeken Museum Quartier’da siz de kendinize göre en az bir aktivite bulacaksınızdır.

Votiv Kilisesi

Ringstrasse üzerinde bulunan ve Neo-Gotik tarzda inşaa edilmiş bu kilisenin ilginç bir hikayesi bulunuyor. İmparator I. Frans Joseph’in bir silahlı saldırıdan kurtulması üzerine kardeşi Ferdinand Maximilian Tanrı’ya minnet amacı ile halka bir çağrı yapmış ve 300.000 kişinin yaptığı bağış ile kilise inşaa edilmiş.

Hava da müsait ise tam önündeki park dinlenmek için çok ideal bir yer.

Viyana Gezi Rehberi Votiv

Naschmarkt

Eğer siz de, arkadaşımız Travel Bakery gibi gittiği şehirlerde Open Food Marketlere uğramadan dönmüyorsanız Viyana’da bu ihtiyacınızı Naschmarkt karşılayacak. 16. yüzyıldan beri bulunan Naschmarkt, Viyana nehri etrafında 1.5 kmlik bir alanı kaplıyor. Viyana geneline göre epey salaş bir ortam sunsa da en azından bir atıştırmalık öğününüzü burada geçirmenizde fayda var.

Karlskirche

Viyana Gezi Rehberi’mizin gezilecekler noktasındaki son noktamız Karl Kilisesi. Mimarisi ile dikkat çeken kiliseye Karlsplatz metro istasyonundan rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

İmparator VI. Karl’ın isteği üzerine, 1576-1578 arasındaki cüzzam salgınından hastalanan kişileri umudu olan Kardinal Karl Borromaeus adına yapılmıştır.

Viyana Gezi Rehberi Karlskirsche

…ve son; kocaman tabak boyutundaki Viyana Şnitzeli için Figlmüller:

Özellikle yemeyi sevenler için geldik Viyana Gezi Rehberi’mizin en önemli noktasına. Elbette size Viyana’ya kadar gitmişken ‘Viyana’da şnitzel yemeden döndü’ dedirtmeyeceğiz. Şehrin her yerinde, çoğunlıkla kaliteli bir şekilde yiyebileceğiniz şnitzel için en önerilen adres Figlmüller. Bir tabağı komple kaplayan porsiyonları ve yanındaki efsanevi patates salatası ile akıllarınızda yer edecek bir öğün olacağı kesin. Şnitzelin asıl olarak domuz etinden yapıldığını da belirtelim, eğer bu konuda hassasiyetiniz var ise tavuk veya dana eti ile yapılanlarını da tercih edebilirsiniz. Yemeğinizin yanına ne içeyim derseniz de buraların lokal birası Ottakringer’i şiddetle tavsiye ederiz. Ayrıca, gitmeden önce şuradan rezervasyon yaptırmayı unutmayın, sonra kapıda saatlerce sıra bekleyebilir veya daha kötüsü hiç giremeyebilirsiniz.

…geri dönüş vakti… 

Yurtdışı seyahatlerime ilk başladığımda, geri dönüşler hep bir zor gelirdi. İçimi anlatılamaz bir üzüntü kaplardı. Ancak insan zamanla bu hisse alışıyor ve dönüşler pek de koymuyor insana. Ancak bazı şehirler var ki dünyanın tüm ülkelerini gezin, size o hissi gene yaşatacaktır. İşte Viyana da benim için öyle oldu. Uçağa binerken adeta ayaklarım gitmedi, kalasım yaşayasım geldi. Hatta öyle ki Gezen Kafa’yı açmama sebep oldu. Madem yaşayamıyoruz anısını yaşatalım…

Umarım size de Viyana’dan aynı hislerle ayrılırsınız…

Daha Fazla
İsveç

-15°C Hissettiren 0°C | Stockholm Gezi Rehberi

IMG_1821

Nedendir bilinmez İskandinav ülkeleri benim için her zaman ilgi çekici olmuştur. Her seferinde çok gitmek istediğim, hatta dönem dönem yaşama hayallerine girdiğim yerler İskandinav ülkeleri. Buna rağmen geçtiğimiz günlere kadar İskandinavya’ya en yaklaştığım an Amsterdam seyahatimdi. Ama en sonunda geçtiğimiz hafta sonu üç günlük bir Stockholm gezisi yaptım. Aslında Travel Bakery, geçtiğimiz aylarda Stockholm hakkında deneyimlerini yazmıştı. Özellikle Stockholm’de yeme içme konusunu ayrı merak edenleriniz için Travel Bakery’nin Stockholm’ün Şarkısı yazısını okumanızı öneririm. Bu yazı ise daha çok Stockholm 101 dersi niteliğinde; bütçe, konaklama, gezilecek yerlere odaklanacağımız tam bir Stockholm Gezi Rehberi olacak.

Stockholm şehrine bir şubat günü gitmek tam da başlıktaki hisleri yaşattı bana. Uyandığımızda ‘Aaa, ne güzel güneşli bugün’ dediğimiz ancak hava durumuna bakınca o güneşin kendine bile faydasının dokunmadığını anladığımız, derece olarak sıcaklık ne yazarsa yazsın hissedilenin her seferinde -10 civarlarında olması gibi engeller bizi yıldırmadı. Üstelik soğuğa adeta meydan okur gibi (veya manyaklık diyebilirsiniz) tüm şehri yürüyerek gezdik, şehrin gidilebilecek en uzak bölgelerinden biri Ericsson Globe’a bile  yürüdük.

Onca soğuğa, havanın saat 16:00 gibi kararmasına rağmen neden mi tercihimiz Stockholm oldu? Çok net konuşayım; uçak biletleri. 160 TL’ye ülke içinde Adana’ya otobüsle gidip gelmek bile zor iken biz Stockholm’e gidiş dönüş uçak bileti bulunca bu fırsatı es geçemedik. Böylece İskandinav ülkesine gitme hayalimi gerçekleştirmiş oldum. Ek olarak belirtmeden geçemeyeceğim, Stockholm kar yağınca bir başka güzel oluyor. Biz şansımıza hem karsız hem karlı halini görme fırsatını yaşadık.

Uzunca bir giriş paragrafından sonra gelelim Stockholm Gezi Rehberi’mize…

Havalimanından Ulaşım

Uçaktan indik ve artık tam anlamıyla medeniyetin beşiğindeyiz. Hani o ‘Avrupa çok medeni yeaaa’ lafları var ya, öyle bir medenilik değil bu. Herhangi bir Avrupa ülkesinin bile katlarca üst seviyesinden bahsediyoruz.

Havalimanından ayrılmak için en ekonomik çözüm Flygbussarna adlı bir firmanın otobüs seferleri. Arlanda Havalimanından şehir merkezine yolculuğunuz yaklaşık 45 dk sürüyor ve gidiş dönüş 198 SEK, yani yaklaşık 20€ civarına mal oluyor. Evet, maalesef en ucuz çözüm bile 20 € civarı.

Eğer zamandan tasarruf sağlamak istiyorsanız Arlanda Express trenleri ile ulaşım sağlayabilirsiniz, bu tren sadece 20 dakikada şehir merkezine ulaşıyor ancak gidiş dönüşünüz 540 SEK’e mal oluyor. Biletinizi  önceden alırsanız çeşitli indirimler kazanabilirsiniz ancak gene de otobüse göre pahalı bir seçenek. 30 gün önceden alırsanız 392 SEK veya 90 gün öncesinden alırsanız 308 SEK’e mal oluyor. Ek olarak çocuk ve gençler için 25 yaşına kadar indirimli bilet 300 SEK.




Para mı zaman mı kararını verdikten sonra seçiminizi yaparak gitmeden önce biletinizi almanızda fayda var, son dakika havalimanından alırsanız ücretlerde farklılıklar olabiliyor. Açıkçası otobüs de çok uzun sürmediği ve trafik gibi bir dert olmadığı için biz otobüsü tercih ettik. Daha önceden telefonunuza kaydettiğiniz QR kodu okutarak içerisinde WiFi da bulunan otobüslere direk binip şehre rahatlıkla ulaşıyorsunuz.

Konaklama Şeysi

Aslında merkezde hangi bölgede konaklarsanız konaklayın çok uzaklaşmayacağınız için bu seçim tamamen size kalmış. Norrmalm, Östermalm, Gamla Stan ve Södermalm bölgeleri konaklamak için ideal. Gamla Stan buranın Old Town’ı, yani en turistik yeri olduğu için bu bölgede konaklamayı tercih ederseniz diğer bölgelere göre daha yüksek fiyatlar ödemeniz olası.

Trenle veya otobüsle ulaşımın tren istasyonuna olacağını düşünürsek oralara yakın yani Norrmalm bölgesinde konaklamanız ideal olabilir. Biz de tercihimizi bu yönde yaptık ve tren istasyonundan yaklaşık 10 dk yürüme mesafesinde bulunan Generator Hostels’de konakladık. Bakmayın adının hostel olmasına, birçok hotelden bile daha kaliteli bir tesis. İçinde klasik hostel tarzı karma odalar bulunduğu gibi hotel tarzı özel odalar da bulunmakta.

Döviz Bozdurma ve Komisyon Sorunsalı

Stockholm Gezi Rehberi’mizin en önemli konularından biri de para birimi. Bir Avrupa Birliği ülkesi olmasına rağmen İsveç diğer İskandinav ülkeleri gibi kendi para birimini kullanmaya devam eden ülkelerden biri ve ülkenin para birimi İsveç Kronu, kısaca SEK. Eğer cebinizde SEK ile gitmediyseniz İsveç’te ‘döviz bozdurma ve komisyon sorunsalı’ dediğimiz şeyi çok büyük ihtimalle yaşayacaksınız. Benim güzel bankam İsveç Kronu talebimi Norveç Kronu ile karıştırınca son dakika EUR almak zorunda kaldığım için bu sorunsalı bizzat yaşadım. Öncelikle bir cumartesi günü gidiyorsanız ve varışınız 15:00 gibi ise o saatten sonra açık dövizci bulmanız zor ve kötü haber, o döviz büroları pazartesi sabahına kadar açılmayacak. Bulacağınız açık yerler de sizden yüksek komisyonlar isteyecekler.

Günümüz kuru ile 50 EUR yaklaşık 475 SEK ediyor. Ancak siz orada 50 EUR bozdurmak istediğinizde hem düşük alış kurlarından 450 gibi bir rakam hesaplayacaklar hem de üzerine 50 kron gibi bir komisyon isteyip toplamda 400 SEK verecekler. 50 EUR’da toplam 8 EUR gibi bir kayıp demek bu da. Stockholm şehrinde gördüğümüz dövizcilerin çoğu maalesef bu şekilde çalışıyor, o nedenle daha hiçbir harcama yapmadan paranızın gitmesini istemiyorsanız SEK meselesini Türkiye’de halletmekte fayda var. Döviz büroları bu şekilde hareket ettiği için biz çareyi bankamatikten para çekmekte bulduk, bankanıza göre değişecektir ancak benim kullandığım banka 1000 SEK için sadece 25 SEK gibi bir komisyon kesti, dövizcilerden çok daha insaflı…

Bütçe Mevzuları

Prag yazımda Çek Cumhuriyeti, EUR bölgesi olmadığı için Avrupa’daki birçok ülkeye göre daha uygun demiştim. Bu cümle Stockholm Gezi Rehberi’miz için de geçerli olsun isterdim ancak maalesef değil. İsveç net bir şekilde pahalı, hatta çok pahalı, hatta sanırım EUR bölgesindeki tüm ülkelerden bile pahalı.

İskandinav ülkeleri zaten zenginliklikleriyle ve pahalı olmalarıyla meşhurlar, İsveç de bu konuda hakkını veriyor. Basit örnekler vermem gerekirse, içeceğiniz bir kahve 35 SEK, tatlı tarzı atıştırmalıklar 45-50 SEK. Bir barda bira ortalama 90 SEK. Ortalama bir pizza 100 SEK. Güzel bir restoranda yemek yiyeyim derseniz de 200 SEK’den yapıyorsunuz açılışı. Neyse ki su musluktan içiliyor yoksa bir şişe suya da 20-30 SEK vermek durumundasınız.

Kahvaltıyı ucuza getirmek isterseniz en güzel seçenek neredeyse her yerde bulunan 7-Eleven’lardan bir filtre kahve ve kruvasan tarzı bir şey almak. Aynı zamanda her yerde görebileceğiniz Coop adındaki süpermarketlerden alabileceğiniz atıştırmalık ve kruvasanlar bütçenizi hafifletebilir.

Biz konaklama için Generator Hostel’de üç kişilik özel oda için gecesi adam başı yaklaşık 350 SEK ödedik. Yeme-içme, hediyelikler, atraksiyonlar dahil toplam bütçemiz de konaklama ve uçak biletleri dahil 3.400 SEK yani 1400 TL civarı oldu.

Kaç Gün İdeal?

Aslında yazın gidiyorsanız, güzel saatlerde uçak biletleri denk getirdi iseniz (sabahın köründe gitmek ve akşam geç saatte dönmek gibi) ve çok da fazla müze gezmeyecekseniz Stockholm’e bir hafta sonu yetecektir. Ancak bizim gibi bir delilik yapıp kış döneminde gidecekseniz havanın da erken karardığını düşünür isek en az üç günlük konaklamalı bir plan ideal olacaktır.

Nereleri görmeli, Neler Yapmalı?

Stockholm Gezi Rehberi dendiğinde elbette en çok merak edilen yerlerden biri gezilecek, görülecek yerler. Stockholm ilk bakışta küçük bir yer gibi gözükse de görülecek yerler ve yapılacak aktiviteler konusunda gayet zengin bir içerik sunuyor.

İlk olarak dünyanın birçok şehrinde yapamayacağınız bir aktivite ile başlayalım; metro istasyonu gezmek. Evet, yanlış duymadınız, bildiğiniz toplu taşıma istasyonlarını gezmekten bahsediyorum. Stockholm’de bizim gibi her yere yürüyerek gitseniz bile en azından bir kere tek kullanımlık bilet alıp çeşitli metro istasyonlarını gezerek fotoğraflamak en önemli turistik görevlerinizden biri olmalı, aşağıdaki fotoğrafları görünce bize hak vereceksiniz.

Şehirdeki 100 metro istasyonunun 47’si yer altında ve birçoğu sanat eseri olarak tasarlanmış, hepsi birbirinden güzel ama en görülesi metro istasyonları mavi hat üzerinde toplanmış.

Gamla Stan

Burası Stockholm’ün Old Town’ı, şehir ilk kez 1252 yılında burada kurulmaya başlanmış. Avrupa üzerindeki korunmuş en büyük eski şehir merkezlerinden biri olan Gamla Stan’a ilk girdiğiniz andan o tarihi ruha bürünüyorsunuz. Österlånggatan ve Västerlånggatan, Gamla Stan’ın en önemli iki caddesi. Bu caddeler üzerinde birçok cafe, restoran ve hediyelik alacak dükkana rastlayabilirsiniz.

Kısa bir not, hediyelik dükkanların hepsi sanki söz birliği yapmış gibi aynı fiyatlardan satıyor çoğu şeyi.

The Royal Palace

Avrupa’nın en büyük saraylarından biri olan The Royal Palace, Gamla Stan’in kuzey sınırında bulunuyor. Dışarıdan pek de fazla bir şey görebilme fırsatınız olmasa da 600’den fazla odası bulunan bu sarayın müze bölümlerini gezebilirsiniz. Giriş 150 SEK.

Stockholm Cathedral

Stockholm’de görebileceğiniz dini yapıların başında gelen Stockholm Katedrali 1279 yılında inşaa edilmiş. Avrupa’da çeşitli birkaç katedral gördüyseniz pek etkileyici geleceğini sanmasam da buralara kadar gelmişken görmeden es geçmemek gerek. Birçok Avrupa şehrinde kiliselere girmek bedava olsa da burası artık günümüzde turistik bir aktivite haline geldiği için giriş 40 SEK. Gerçi kapıya giriş 40 SEK yazılı büyük kumbaramsı bir şey bırakmışlar, pazar günü ayin vaktine geldiğinden midir bilinmez kimse girişte para verip vermediğinize bakmıyordu. İtiraf ediyorum, biz vermeden geçtik. (Allah’ın evine para mı verilirmiş…)

Stortorget

Tam Gamla Stan’ın merkezinde, Stockholm Gezi Rehberi’lerinde, Stockholm fotoğraflarında sıklıkla denk geldiğimiz renkli renkli binaların olduğu meydan burası. Küçük meydanın etrafında fotoğraflayacağınız şirin binalarla birlikte restoran, kafeler ve Nobel Müzesi bulunuyor.

Nobel Museum

2001 yılında, Nobel Ödüllerinin 100. Yıl dönümünde açılan Nobel Museum tam Gamla Stan’in merkezinde Stortorget meydanında bulunuyor. Dünyanın en prestijli ödüllerinden biri olan Nobel Ödülleri hakkında detaylı bilgi vermeyi amaçlayan müzenin girişi 120 SEK. (Öğrenci 80 SEK, 18 yaşına kadar Ücretsiz)

The German Church

Gamla Stan’da görebileceğiniz bir diğer dini yapı da Tyska kyrkan, yani The German Church. Kilise kış dönemi boyunca sadece çarşamba, cuma ve cumartesi günleri ziyarete açık olduğu için içerisini göremedik ancak dışarıdan etkiliyeci bir mimariye sahip.

Riddarhomen Church

Gamla Stan’in hemen yan adacığı Riddarholmen’de bulunan bu kilise de gene kış dönemi kapalı olması nedeniyle bizleri hayal kırıklığına uğratsa da yaz aylarında girişle birlikte rehberli turlarla gezebileceğiniz bir kilise. (Giriş 50 SEK, öğrenci ve çocuklar için 25 SEK) Kapalı olsa da oralara kadar gitmişken dışarıdan bir görmekte fayda var.

Södermalm

Norrmalm’den yürüyerek çıkıp Gamla Stan’i dikine geçtikten sonra karşınıza çıkan bir diğer ada Södarmalm bölgesini barındırıyor. Burası şehrin en aktif bölgelerinden biri ve Gamla Stan’daki turist yoğunluğu artık burada lokallerle karışmaya başlıyor. En önemli caddesi Götgatan (Lütfen o esprileri aklınızdan çıkarın) etrafında toplanmış aktiviteler, restoranlar, kafeler ile birlikte en az bir gününüz burada geçecektir.

Katarina Elevator

Södermalm’e ilk geçtiğinizde konumu itibariyle direk dikkatinizi çekecek bu alan bir tepeye çıkıp Stockholm’ü fotoğraflayacağınız en güzel yerlerden biri. Adı her ne kadar asansör olsa da merdivenler ile çıkabileceğiniz Katarina Elevator’dan Gamla Stan’in güzelliğini izleyip fotoğraflayabilirsiniz.

Fotografiska

Adından da bir çıkarsama yapılabileceği üzere burası bir fotoğraf galerisi ve Stockholm’ün en ilgi çeken müzelerinden biri. Dönem dönem çeşitli sergiler bulunuyor, gitmeden önce sitelerini incelemekte fayda var. Biz maalesef ki giremedik, artık kısmetse bir dahaki sefere. (Burada yazar Stockholm’e tekrar gitme isteğini göstermeye çalışıyordu…) Giriş 130 SEK, öğrenci 100 SEK.

Drop Coffee

Stockholm Gezi Rehberi’miz çok fazla yeme içme odaklı değil demiştik ama Södermalm’de gezerken yorulup bir kahve molası vermek istediğinizde burası sizin için kurtarıcı olacak. Şehrin her yerinde görebileceğiniz -oraların Starbucks’ı Esspresso House’lardan sıkıldı iseniz, kendinizi son dönemlerde ülkemizde de gittikçe artan 3rd Wave kahve dalgasına bırakmak için Drop Coffee doğru adres.

Kendi kavurdukları kahvelerinden paket halinde evinize de alabilirsiniz, yalnız buranın İsveç ve çok pahalı bir ülke olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Sonra 250 gram kahveye 60 TL (150 SEK) verdik düşüncelerine kapılarak küçük çaplı bir kriz geçirebilirsiniz.

Pelikan

İsveç’e kadar gelmişken kendime ‘İsveç Köfte yemeden döndü’ dedirtmem diyor musunuz, biz dedik. İnternet üzerinde çeşitli araştırmalardan sonra en iyilerinden birinin Pelikan’da olduğunu düşünerek kendimizi bir akşam yemeğinde burada bulduk. İlk başta internetteki fotoğraflardan porsiyonları çok küçük gelse ve acaba değecek mi diye tereddüt etsem de (4 adet köfte) köftelerin büyük olması nedeniyle gayet doyurucu. Sadece bir yerde yediğim için en iyisi midir bilemem ama karşılaştırabileceğim tek şey IKEA İsveç Köftesi olduğu için Pelikan’ın çok çok çok başarılı olduğunu söyleyebilirim. Bir porsiyon köfte ve bira bahşiş ile birlikte size 300 SEK’e mal olacak, ama İsveç’tesiniz. Bunlar gayet normal paralar.

Ericsson Globe & SkyView

Merkezden biraz daha uzaklaşıp Södermalm’in ilerisindeki büyük kara parçasına geçince (bu kez adacık değil) sizi Ericsson Globe karşılıyor. Dünyanın en büyük kübik yapısı olan Ericsson Globe, çeşitli konserler ve gösteriler için kullanılıyor. Akşamları farklı renklerle ışıklandırılan Ericsson Globe’un Götgatan’dan görüntüsü etkileyici bir hale bürünüyor. Burada yapabileceğiniz farklı bir aktivite olarak SkyView’ı önerebiliriz. Stockholm Gezi Rehberi’mizde ‘Küçük bir topun içinde devasa bir topun tepesine çıkmak’ olarak tanımlayabileceğimiz bu aktivite gene Stockholm’ü tepeden görmek isteyenler için geliyor. Ancak şehre çok uzak bir noktada olduğunuz için -hele ki sisli bir kış havasında pek de bir anlamı kalmıyor. Gene de farklı bir aktivite olması nedeniyle denenebilirliği var, yukarıya çıkmak 150 SEK.

Skogskyrkogården

Şehirden iyice uzaklaştığımız bu anlarda karşımıza The Woodland Cemetery çıkıyor. Burası aslında UNESCO Koruma Listesinde bulunan bir mezarlık. Biz oralara kadar gitmesek de SkyView’ın tepesinden görülebiliyor.

Djurgården

Geldik diğer bir adacığa. Şehir merkezinde bununan Djurgården’a yürüyerek, feribotla veya tramvayla ulaşabiliyorsunuz. Stockholm’ün en ünlü müzelerine, restoranlarına ve eğlence parkına ev sahipliği yapan Djurgården’e hem lokallerin hem de turistlerin ilgisi büyük ki yıl boyunca 10 milyon ziyaretçiye ev sahipliği yapıyor.

Vasa Museum

Stockholm Gezi Rehberi’mizdeki şimdiki durağımız olan Vasa Müzesi’ni daha önceden Travel Bakery de anlatmıştı. Normalde çok fazla müze insanı olmasam da bu müze gerçekten ilgimi çekti, çünkü içinde o filmlerde gördüğümüz kocaman savaş gemilerinden birini barındırıyor. 10 Ağustos 1628 yılında ilk seferine çıkan bu gemi, maalesef ilk seferinde çıkan fırtına ile birlikte daha Stockholm’den uzaklaşamadan denizin dibini boylamış. 333 yıl boyunca denizin altında kalan gemi, 1961 yılında tekrardan su üstüne çıkarılmış ve günümüzde de Stockholm’ün en çok ziyaret edilen müzelerinden birinde sergileniyor. Vasa Museum’da sergilenen geminin %95’inden fazlası orijinal parçalardan oluşmakta.

Müzede girişten sonra ücretsiz ingilizce rehberli turlar da olsa kendi gezinizi de çok rahat planlayabiliyorsunuz. Bir müze haritası aldıktan sonra yapmanız gereken tek şey akıllı telefonunuzdan müzenin WiFi’na bağlanarak sitesinden sesli rehberini açmak, haritadaki noktalara giderek ilgili rehberi seçtiğinizde bilmeniz gereken her şeyi telefonunuzdan dinleyebiliyorsunuz. Detaylı bilgi için tık. (Hem de Türkçe.)

Giriş: 130 SEK, öğrenci 110 SEK, 0-18 yaş Ücretsiz

Gröna Lund

Djurgården’de yapabileceğiniz bir aktivite de çocuklar gibi eğleneceğiniz oraların lunaparkı Gröna Lund’a gitmek. Ancak havanın kötü olduğu dönemlerde genellikle kapalı, bu nedenle biz sadece uzaktan bakabildik. En son sitelerini incelediğimde nisan ayı itibariyle açılacağı yazıyordu. Gitmeyi planlıyor iseniz şuradan açıklık durumunu kontrol edebilirsiniz.

Skansen

1891 yılında açılan Skansen, içinde bir de hayvanat bahçesinin bulunduğu İsveç’in ilk açık hava müzesi olarak biliniyor. Yıllık 1.3 milyon ziyaretçi çeken Skansen ayrıca 1903 yılından beri noel dönemlerinde  Stockholm’ün Christmas Marketine ev sahipliği yapıyor. Giriş ücretleri yılın gittiğiniz dönemine göre 120 SEK ile 180 SEK arasında değişiyor. (Öğrenci 100 – 160 SEK) Ayrıca olur da seyahatinizi tam Noel Arifesine 24 Aralık’a denk getirir iseniz giriş ücretsiz. Detaylı bilgi için tık.

ABBA The Museum

Djurgården’de eğer ilginizi çekiyor ise İsveç halkının medar-ı iftiharı ABBA müzik grubuna adanmış bir müze de bulunuyor. Giriş ücreti 195 SEK, ilgimizi çekmediği için biz pek fazla yaklaşmadık.

Stockholm Gezi Rehberi

Parklar & Bahçeler

Söz konusu bir Avrupa şehri olunca her tarafta şehrin yorgunluğunu üzerinizden atabileceğiniz parklar, bahçeler, yeşil alanlar bulunuyor. (Bizim gibi İstanbul’da yaşayanlar için kıskançlık had safhada.) Stockholm de bu geleneği bozmamış. Şehrin etrafında bir sürü park var. Bunlardan bazıları Kungsträdgården, Humlegården ve Vassaparken.

Kış aylarında giderseniz bu parklarda birer buz pateni pisti ile karşılaşmanız olası ve her daim insanlar buralarda buz pateni yapıyor. O kadar güzel kayıyorlar ki ilk gün çok hevesli iken hiç buz pateni yapmamış insanlar olarak son gün düşüp bir tarafımızı kırmamak için vazgeçtik bu hevesimizden. Ama hevesli iseniz yapın, bizim içimizde kalmadı desek yalan olur.

Stockholm Public Library

Stockholm Gezi Rehberi’mizde son durağımız Stockholm halkının kütüphanesi. Halk kütüphanesi olduğu için giriş ücretsiz. Fazla turistik olmasa da (içeride kitap okuyan insanların arasında tek fotoğraf çeken bizdik.) merak ettiğimiz için halk kütüphanesine de bir uğradık, iç geçirdik, bizde neden yok dedik ve yaşlı gözlerle oradan uzaklaştık. İlgilisi için içeride İngilizce kitap bölümünün olduğunu da ekleyelim.

Stockholm Halk Kütüphanesi - Stockholm Gezi Rehberi

Not: Gittiğiniz şehirlerde Hard Rock Cafe’lere uğramayı sevenlerdenseniz Stockholm’deki tam kütüphanenin yanında. Kısa bir mola vermek için ideal. 

Eğer hala Stockholm Gezi Rehberi’mizi okumaya devam ediyorsanız Stockholm’ün gerçekten ilk görünen halinden çok fazlasını sunduğunun farkına varmış olmalısınız. Stockholm her mevsim ayrı güzellikler sunabilen bir şehir ve kesinlikle bir kere görülmeyi hak ediyor.

Bir sonraki seyahatte görüşmek üzere…

Daha Fazla
Çek Cumhuriyeti

Ortaçağdan Günümüze: Prag Gezi Rehberi

IMG_8295

Prag Gezi Rehberi başlıklı veya Çek Cumhuriyeti ile ilgili yazılarda ‘Ortaçağ’ kelimesi sanki bir klişeymiş gibi sürekli karşımıza çıkar. Bizim de Çek Cumhuriyeti ile ilgili bir önceki yazımızın adı da Ortaçağ Kaçamağı: Cesky Krumlov olmuştu. Ancak aslında bu kesinlikle bir klişe veya düzkalıp bir tanım değil, söz konusu Çek Cumhuriyeti olunca ‘ortaçağ’ kelimesi gerçekten tam manasıyla cuk oturuyor.

Prag, ülkemize yakınlığı ve Orta Avrupa turlarında uygun bir seçenek olması nedeniyle Türk vatandaşlarının en çok tercih ettiği yurtdışı destinasyonlarından biri. 2012 yılında ilk yurtdışı seyahatim bir Orta Avrupa turu olduğu için benim de yurtdışında ilk gittiğim şehirlerden biri. İlk gittiğim yerlerden biri olması nedeniyle mi bilinmez, Prag beni her zaman bir başka büyülemiştir. Bu sebeple bu sene ikinci kez gittiğimde o büyülü havayı yakalayıp yakalayamayacağıma dair bir merak içindeydim. Açıkçası o ilk havayı yakalayamadığım bir gerçek ancak Prag’ın gene de büyülü bir şehir olduğu gerçeği değişmedi. O zaman gelelim detaylı Prag Gezi Rehberi’mize.

Havalimanından Ulaşım

Uçaktan indik, Çek Cumhuriyeti topraklarına ayağımızı bastık. İlk belirlememiz gereken şey havalimanından şehre nasıl ulaşacağımız. Genel olarak can sıkıcı masraflara mal olan havalimanı ulaşım Prag’da o kadar da canınızı sıkmayacak. Airport Express adında 30 dk bir kalkan otobüslerle şehir merkezine 30-40 dk arasında ulaşmak gibi bir şansınız var ki bilet fiyatları sadece 60 Çek Kronu. Bu da yaklaşık 2,25 € demek. Bilet ücretini Çek Kronu olarak otobüsün sürücüsüne ödeyip otobüse atlayabiliyorsunuz. Bu otobüsler ile Prag’ın ana tren istasyonu Hlavni Nadrazi’ye ulaşabilir, oradan da gideceğiniz yere göre metroyla veya yürüyerek istediğiniz yere ulaşabilirsiniz.

Konaklama Şeysi

Prag’da çok şehir dışına çıkmadıkça aslında her yere yürüme mesafesinde olacaksınız. Konaklama için eski şehir, Mustek metro istasyonu etrafında bir yer veya Charles Köprüsünün diğer ayağı olan Mala Strana bölgesini tercih edebilirsiniz. Biz tam Wenceslas Meydanı ile Eski Şehir arasında kalan Jindrisska adlı bir caddede bir ev tercih ettik ve her yere yürüyerek ulaşabildik. 4 gece için 4 kişi kaldığımız ev için yaklaşık 900 TL ödemiştik, kişi başı gecelik 56 TL’ye denk geliyor ki bu da böyle merkezi bir yerde güzel bir ev için gayet ideal.

Prag Gezi Rehberi

Döviz Bozdurma ve Komisyon Sorunsalı

Prag Gezi Rehberi’mizin en önemli konularından biri para birimi. Çek Cumhuriyeti, her ne kadar Avrupa Birliği ülkesi olsa da ülkenin ekonomik durumu nedeniyle daha € para birimine geçmiş değil, ülkenin yerel para birimi Çek Kronu. Türkiye’de bulmanız sıkıntı olan bir para birimi olduğu için de € ile gidip orada bozdurmak durumunda kalıyorsunuz, ancak dikkat: Genel olarak dövizciler komisyon alıyor. €‘u düşük kurlardan çevirip üzerine yüksek komisyon alan bir dövizciye denk gelmeniz çok olası. Bu sebeple 0 komisyon yazan dövizcileri aramanızı öneriyoruz.

İlk olarak havalimanında otobüse binmek için yanınızda kron olması gerekeceğinden burada biraz komisyon yemek zorunda kalacaksınız, bu sebeple havalimınında 10 – 20 € dan fazlasını bozdurmamanızı öneririz. Şehre geldiğinizde eğer bir döviz bürosunun önünde sıra görüyorsanız büyük ihtimal orası komisyonsuz ve iyi kurdan bozduran bir döviz bürosudur, paralarınızı buralarda bozdurabilirsiniz. Bir de küçük bir öneri, eğer harcayacağınızdan emin değilseniz yüksek tutarlarda bozdurmanıza gerek yok. Sonra o döviz büroları 50 – 100 eur dan aşağı banknot yok diyip cebinizde kalan kronları almayabiliyor ve kalan paranızı bizim gibi markette abur cubura yatırabilirsiniz.

Bütçe Mevzuları

Çek Cumhuriyeti, € bölgesi olmadığı için Avrupa’daki birçok ülkeye göre daha uygun. Bu da demek oluyor ki gezinizi çok düşük bütçelere mal edebilirsiniz. Konaklama kısmında da bahsettiğim gibi, 4 günlük konaklama 225 TL’ye mal oldu. Dört gün için biz tam 100 € civarı bozdurduk ve gezi bittiğinde cebimizde halen 20-3o € ‘a denk gelen 500 Çek Kronu bulunuyordu. Tekrardan €’a çeviremediğimiz için onu da markette harcamak zorunda kaldık. Tabii, evde kalmamızın verdiği rahatlıkla kahvaltıları ve 1-2 akşam yemeğini evde kendimiz hazırlamamız bütçeyi biraz daha hafifletti.

Eskiden sadece THY uçtuğu için uçak biletleri biraz pahalıydı ancak artık Pegasus’un da uçuşları bulunduğu için kampanyalar ile uçak biletini de uyguna getirmek mümkün.  Ekim ayı için uçak biletini 270 TL’ye almıştık. Biz dört günlük geziyi 850 TL civarı bir bütçe ile kapadık ancak ortalama bir hesaplama ile vizeniz de olduğunu varsayarsak 2-3 günlük Prag gezinizi 600-700 TL’ye mal etmek mümkün. (Malum döviz kurları biraz arttı.)

Kaç Gün İdeal?

Prag aslında olabildiğince kompakt bir şehir olarak karşımıza çıkıyor. Düzenli bir planlama ile şehirde görmeniz gereken tüm turistik yerleri tam bir günde bile gezebilirsiniz, ancak çok sıkmaya gerek olmadığı için iki günlük program ideal olacaktır. 3 gün veya daha fazla bir planlama yaptı iseniz de göreceğiniz yerler biraz tekrara girebilir. bu süre Bu nedenle 2 gün sonrası için Prag etrafındaki yerlere bakmanızı öneririz. (bkz. Cesky Krumlov veya Kutna Hora.) Tabii ben şehirdeki tüm müzelere giderim, her şeyi detaylı incelerim diyenlerdenseniz daha fazla vakte ihtiyacınız olabilir.

Prag Gezi Rehberi

Prag Gezi Rehberi için ideal bir program aşağıdaki gibi olabilir…

Gün 1: Eğer sabah uçakla yola çıkıp geldiyseniz öğlen vaktine kadar zamanınız şehre ulaşım, otele yerleş vs ile geçecektir. Sonrasında ilk günü fazla uzaklara gitmeden şehir merkezini gezerek geçirebilirsiniz. Mustek metro istasyonu civarında bir yerden başlamak ideal olacaktır. Buradan yürüyerek Wenceslas Meydanı, Astronomik Saat Kulesi, Old Town Meydanı, Tyn Church, Charles Bridge, Powder Tower ve Cumhuriyet Meydanını gezebilirsiniz.

Gün 2: Gezinize Prag Kalesinden başlayıp Charles Bridge’e doğru uzanan yolda St. Vitus Kilisesi, Golden Lane, St. Nicholas Kilisesi, Kafka Müzesi ve Lennon Wall’ı gezerek Charles Bridge’e bir de diğer yakadan bağlanabilirsiniz. Sizin temponuza göre bu gezi yarım gün de sürebilir tam gün de. Yarım gün sürdüğünü düşünürsek, Charles Bridge’den Petrin Tepesine çıkan teleferike doğru yönelebilir, Prag’ın büyüleyici manzarasını bir de Petrin Tepesinden görebilirsiniz. Petrin Tepesi’nden indiğinizde ise Dancing House’a doğru yürüyüp Avrupa’nın en ilginç mimari yapılarından birini görebilirsiniz.

Prag’da Yemece İçmece

Çek Cumhuriyeti mutfak olarak bize biraz ters kaçan bir yer, o nedenle yemek konusunda biraz zorlanmanız olası. Genel olarak tüm yerel mutfak domuz eti üzerine ve en lüks restorana gitseniz bile ağır bir koku sizi karşılayabilir. Bu sebeple Prag Gezi Rehberi’mizde bizin de fazla önerebileceğimiz bir mekan bulunmuyor yemek konusunda. Ancak bira seviyorsanız, çok doğru bir yerdesinisiz.

Onlarca, hatta yüzlerce bira çeşidi bulabileceğiniz bir mekan önerimiz var şimdi; Prague Beer Museum. Burası aslında bizim ülkeden alışageldiğimiz öğrenci tarzı barlara benzeyen bir yer, ama adından da anlaşılabileceği gibi tam bir bira müzesi. Menüsünde bulunan yaklaşık 50 çeşit fıçı biradan seçeceğiniz tadım menülerinde çok eşsiz biralar tadabilirsiniz, ne seçeceğinizi menüden uzun uzun açıklamaları okuduktan sonra karar verseniz de insan hepsini denemek istiyor. Biz her vakit bulduğumuz akşam soluğu burada aldık. 10’lu bir tadım menüsü sizin seçtiğiniz içeceklere göre 350 çek kronu civarı tutuyor. (1.5 litre)

Biraz da detay…

Old Town Meydanı

Prag Gezi Rehberi’mizin ilk durağı tabii ki Old Town Meydanı. 1992’den beri UNESCO Dünya Mirasları listesinde bulunan Prag eski şehrinin merkezi olan bu meydan Prag’ın birçok simgesel yapısını da etrafında bulunduruyor. Wencelas Meydanı ile Charles Köprüsünün arasında yer alan eski şehir merkezinde Astronomik Saat Kulesi, Tyn Kilisesi gibi birçok simgesel yapıyı görebilirsiniz. Meydanda ayak üstü yöresel Çek yemekleri yiyebileceğiniz ve bira alabileceğiniz standlar da bulunmakta.

Astronomik Saat Kulesi

Prag Astronomik Saat Kulesi, Prag’ın en çok ilgi çeken turistik yerlerinin başında gelir. Bu saat dünyanın en eski üçüncü, şu anda aktif olarak çalışan en eski astronomik saat kulesi olarak bilinmektedir. Yapımı 1410 yılına uzanan aaat üzerindeki 12 saat dilimini 12 burcun sembolleri simgeler. Her saat başı çeşitli animasyonlarla ziyaretçilerin ilgisi her zaman üst seviyededir. Ayrıca kulenin tepesine çıkarak Prag’ın eski şehrinin manzarasını bir de buradan izleyebilirsiniz.

Tyn Kilisesi

Eski Şehir Meydanında bulunan en büyüleyici yapılardan biri ise Tyn Kilisesidir. Dışarıdan aşırı büyüleyici gözüken bu yapının içine girince o büyüleyiciliğini biraz yitirdiğini söyleyebiliriz, ancak özellikle akşam saatlerinde muhteşem ışıklandırmasıyla dışarıdan saatlerce bakılası bir görüntü oluşuyor. Büyüleyici gotik mimarisi ile 14. yüzyıldan beri Prag’ın ana kilisesi olan yapının kuleleri 80 metre uzunluğundadır.

Prag Kalesi

Prag Gezi Rehberi’nin en önemli noktalarından biri de Prag Kalesi. Tarihi 9. yüzyıla kadar uzanan Prag Kalesi ayrıca Çek Cumhuriyeti başkanının resmi ikametgah adresidir. Tarih boyunca, Bohemya Kırallarına, Roma İmparatorlarına ve Çek Cumhuriyeti başkanlarına ev sahipliği yapmıştır. Guinnes Rekorlar Kitabına göre 70.000 metre kare alanı ile birlikte Prag Kalesi dünyanın en büyük tarihi kalesidir. Yıllık 2 milyona yakın ziyaretçiye ev sahipliği yapan kale Prag ve Çek Cumhuriyetinin en çok ziyaret edilen yerlerinden biridir. St. Vitus Katedrali, Eski Kraliyet Sarayı ve Altın Yol gibi yapılar Prag Kalesi kompleksi içerisinde yer almaktadır.

Ayrıca tarihle biraz ilgisiz ancak belki de dünyanın en güzel manzarasına sahip Starbucks’ı tam Prag Kalesinin girişinde bulunuyor, gitmişken bir soluklanıp o güzelim manzaraya karşı kahvenizi içmeniz önerilir.

St. Vitus Katedrali

Gotik mimarisi ile öne çıkan bir diğer yapı olan St. Vitus Katedrali, Çek Cumhuriyeti sınırları içerisindeki en büyük ve en önemli katedraldir. Yapımı 930 yılına kadar uzanan yapıda birçok Bohemya Kralının ve Roma İmparatorunun mezarı bulunur.

Charles Köprüsü

Tarihi Charles Köprüsü, Vlatva nehrinin iki yakasını birbirine bağlar ve Eski Şehir Meydanı ile Prag Kalesi arasında bir bağlantı görevi görür. Yapımına 1357 yılında başlanan köprünün tamamlanması 15. yüzyılın başlarını bulmuştur. Köprü üzerinde barok stilinde 30 adet heykel bulunmaktadır. Orijinal heykeller zamanla zarar görmemesi için replikaları ile değiştirilmiştir. Biz Türkler açısından dikkat çekici bir yanı da köprü üzerinde bulunan heykellerin biri bıyığı ve palası ile dikkat çeken ‘Zalim Osmanlı’ adıyla bilinen heykeldir.

Petrin Tepesi

Prag kalesinin komşu tepesi diyebileceğimiz Petrin tepesi 327 metre yüksekliği ile Prag’ın manzarasının en iyi izleneceği yerlerden biridir. Tepeye teleferik ile çıkılabileceği gibi yürüyüş sevenler için güzel yeşillik bir yoldan da çıkmak mümkün. Petrin Tepesi’nde Eyfel Kulesi’ne benzeyen 63.50 metre uzunluğunda mini bir gözlem kulesi de bulunur, buraya çıkarak manzarayı daha net bir şekilde izleyebilirsiniz. Tepede ayrıca birbirinden ilginç aynalarla kendinizin komikli halini görebileceğiniz Mirror Maze adında bir yerle St. Lawrance Katedrali ve bir de gözlemevi bulunmaktadır.

…ve Prag Gezi Rehberi’mizde bahsedemediğimiz daha birçokları. Prag gezinizde sizleri büyülemeyi bekliyor olacaklar. Bir sonraki seyahatimizde görüşmek üzere.

Prag’a farklı bir açıdan bakmak isterseniz bir de Kooplog’un Prag’da Gezilmesi Gereken Favori Yerler ve Mekanlar yazısını okumanızı öneririz.

Daha Fazla
Çek Cumhuriyeti

Ortaçağ Kaçamağı: Cesky Krumlov

Cesky Krumlov

Bu yazımızın konusu, Çek Cumhuriyeti’nde ortaçağdan beri bozulmamış ve UNESCO dünya mirasları koruma listesinde bulunan ufak bir kasaba. Prag’a yaklaşık 175 km uzaklıkta bulunan Cesky Krumlov’a uğramak istiyorsanız en ideali Orta Avrupa seyahatinizi bir gün uzatmak. Zira tek başına ‘Haydi Cesky’e gidelim diye bir program yaparsanız pek de dolu bir seyahat olmaz. Bir gün dedik ancak bu küçük kasabayı gezmek için yarım gün ziyadesiyle yeterli. Prag’dan gelip gidiyorsanız gününüzün geri kalanı zaten yolda geçecek, yarım günlük gezi için yaklaşık 400 km yol yapmaya değer mi diye sorabilirsiniz kendi kendinize. ‘Evet, kesinlikle değer.’

Cesky Krumlov Castle

Öncelikle buraya nasıl ulaşacağınızdan başlayalım. Eğer bir Orta Avrupa seyahati yapıyorsanız Orta Avrupa Tur Planı yazımızdaki gibi Çek Cumhuriyeti’nden Avusturya’ya geçerken veya tam tersi yolu yaparken arada uğrayabilirsiniz. Prag’dan gidip gelecekseniz, araba kiralamaya hiç gerek kalmadan otobüs veya tren gibi seçenekleriniz mevcut. Ancak tren tercihini yaparsanız yolculuğunuz hem daha uzun sürecek, hem de aktarma yapmanız gerekeceği için biraz daha zahmetli olacak. Bu nedenle trene de hiç gerek olmadığını söyleyebilirim. Otobüs için internette çeşitli firmalar karşınıza çıkabilir, benim önerebileceğim en iyi ve en uygun seçenek Flixbus. Flixbus, Avrupa genelinde otobüs yolculuğu yapabilmeniz için seçenekler sunan bir firma. Çek Cumhuriyeti’nde Leo Express adlı bir firma ile çalışıyorlar. Kaliteli otobüsler ile Cesky Krumlov’a yolculuğunuzu rahatlıkla gerçekleştirebiliyorsunuz. Bizim gidiş dönüş yolculuğumuz 15€ ‘a mal oldu.




Otobüs yolculuğu yaptığınızda kafanızı karıştırabilecek bir nokta da hangi durakta ineceğiniz. Cesky Krumlov ‘a geldiğinizde iki durak seçeneği çıkıyor karşınıza. Spicak ve ana otobüs terminali. Spicak şehrin üst tarafında kalan kaleye yakın olan otobüs durağı, ana otobüs terminali ise şehir merkezine daha yakın. Eğer günü birlik bir gezi yapıyorsanız ve yanınızda valiz vs. yoksa, kale biraz yukarıda kaldığı için seyahatinizi Spicak’ta inip kaleden başlayarak şehir merkezinde sonlandırmanızda fayda var. Ancak o kadar küçük bir yer ki hangi durakta inerseniz inin şehri gezmeniz sizi pek de yormayacak, zorlamayacak.

Peki Cesky Krumlov’da ne yapacaksınız? Nereleri görmeniz gerekiyor?

Aslında öyle uzun uzadıya şuraya gitmeniz gerek, buraya uğramadan dönmeyin demeyeceğim. Biz gezimize Cesky Krumlov kalesinden başladık. Burası tarihi 1240 yılına kadar uzanan bir yapı. Bohemya’nın ikinci, Avrupa’nın ise en büyük kalelerinden biri. Eğer doğru dönemde geldi iseniz kale içerisinde yapılan turlardan birine katılabilirsiniz, zira kış aylarında tur yapılmıyor. Diğer dönemlerde ise kalenin açık bölümlerini ve bahçelerini gezebilirsiniz. Kalede gezerken bir bölümde karşınıza ‘Lütfen ayıları beslemeyiniz.‘ gibi bir uyarı levhası çıkarsa şaşırmayın, kalenin bahçelerinde yaşayan ayılar halen orada duruyormuş. Korkmayın, görürseniz bile bir demir bariyerin arkasındaki bahçede olacakları için zararlı bir durum yok ortada.

img_7915

Kalede yapacağınız bir diğer aktivite ise gittiğinizde direk dikkatinizi cezbedecek kuleye çıkarak şehrin eşsiz manzarasını gözlemlemek. Kule her dönem açık (gittiğiniz aya bağlı olarak saatleri değişebiliyor) ve giriş ücreti 50 Çek Kronu. Avrupa’da her yerde çıkıp şehrin manzarasını görebileceğiniz bir kule olması klasik zaten. Bugüne kadar çıktığım kuleler ile karşılaştırınca çıkmak biraz daha kolay diyebilirim, sonunda göreceğiniz manzara ise eşsiz. O nedenle burayı es geçmemelisiniz.

img_7920

Kale ve kule gezinizi bitirdikten sonra kuleden gördüğünüz manzaraya doğru, yani Cesky Krumlov merkezine inebilirsiniz. Burada gezerken ara sokaklarda kendinizi kaybetmeye, Vlatva nehrinin kenarına çıkan çıkmaz sokaklarda kaybolmaya ve eşsiz manzaralara hazır olun. Cesky’de gezerken kendinizi en az birkaç  yüzyıl geçmişte gibi hisseceğiniz kesin. Şehir merkezinde görülecek yerlerin başında Eski Şehir Meydanı, Aziz Vitus Kilisesi ve Mestsky parkı bulunuyor. Ek olarak  şehirde birkaç sanat galerisi ve müze de bulunuyor. Vaktinize bağlı olarak buraları da programa ekleyebilirsiniz.

Kısa kısa notlar:

  • Şehir merkezinde bulabileceğiniz restoranlar genellikle turistik ve çok kaliteli olmadıkları için öyle ahım şahım bir restoran önerim yok. Yemek konusunda restoranları inceleyip hoşunuza giden bir yerde oturmanızı öneririm. Çek Cumhuriyeti’nde yerel restoranlarda sizi yoğun bir domuz eti ve sarımsak kokusu karşılayabilir, eğer koku ile ilgili sıkıntılarınız varsa pek rahat edemeyebilirsiniz.
  • Oturduğunuz restoranlarda, kafelerde garsonlar pek de kibar olmayabilir. İkliminden midir bilinmez ama yerel insanları biraz mutsuz gibi, gelen ziyaretçilere karşı da bu mutsuzluklarını yansıtmaktan çekinmiyorlar.
  • Eğer ilginizi çekiyorsa buranın yerel bira markası Eggenberg’in fabrikasını da gezmenizi öneririm. Çek Cumhuriyeti özellikle bira konusunda nam salmış bir ülke, çoğu küçük kasabanın kendi markaları bulunuyor. Eggenberg’in öyle çok özel bir yanı olduğunu söyleyemeyeceğim ancak eğer bira seviyorsanız gitmişken denemekte fayda var.

 

Daha Fazla
Ama İyi Yedik

Lezzet Üçlemesi

adana-kapak

Üçleme dediğinizde aklınıza neler gelir: Rakı-Kavun-Peynir / Deniz-Kum-Güneş / Gez-Göz-Arpacık… Liste uzar gider değil mi? Ama şimdi size Yüzüklerin Efendisi’ni bile geride bırakacak yeni bir üçleme söyleğeceğim: Adana-Tarsus-Mersin!

Bir yaz günü planlamaya başladığım bu gurme gezimi, ılık bir kasım hafta sonunda gerçekleştirdim. Çok sıcaklarda rahat yemek yiyemem diye özellikle kasımı seçmiştim zaten, zorlasak Mersin’de denize bile girilirmiş.

Detaya girmeden önce iki noktayı vurgulamak istiyorum:

  • Diğer yazılarımdan farklı olarak bu geziyi “yemek” bazında grupladım.
  • Rotam, araba kiralayarak Adana – Tarsus – Mersin – Narlıkuyu – Mersin şeklinde oldu.





Börek

“Şimdi Adana’da sabah kahvaltısına sadece börek ile mi başlıyorsun?” diyebilirsiniz. Ama demeden önce lütfen sabırlı olun ve fotoğraflarıma bakın. Adana söz konusu olunca gerçekten herkes “ciğer ile güne başlayın.” diyor. Haklı bir yanları vardır illaki ama ben size kesinlikle Levent Börekçilik’in su böreği ile başlayın diyeceğim. Yüreğir Oto Sanayi içinde küçük bir el arabasında, önündeki kalabalıktan hemen bulabilirsiniz. Biz 7:00 uçağına bindiğimizden saat 08:45 gibi orada olabildik. Önceden aramıştık ama isim vermediğimiz için ufak bir karışıklık olmuş börek bitti dediler. Çok üzüldük ama onlar da bir o kadar vicdanlı çıktı ki bize tadımlık birer parça börek verdiler. Sonra şansımız yaver gitti ve ek bir tepsi daha geldi.

Müthiş organizeler, siparişlerini çok iyi takip ediyorlar ve kimsenin hakkını kimseye yedirmiyorlar. O son tepsinin sahibi varsa böreğe 5 parmak mesadefe olsanız bile yiyemiyorsunuz. Bu arada altını çizmekte fayda var, bir kağıdın üzerinde demli çay ile servis edilen oldukça salaş bir kahvaltı deneyimi bu.

Gelelim lezzetine… sıcacık, üstü nar gibi kızarmış çıtır çıtır, ortasındaki peynirin tazeliğinden ve bolluğundan gittikçe enine yayılan bir börek. Oldukça hafif; ne yerken ne de sonrasında varlığını hissetmiyorsunuz.

Bu lezzeti kaçırmamak için mutlaka Levent Börekçilik’i bir gün önceden arayıp kaç kişi olacaksanız ayırması için kendilerine haber verin. Kısaca; bu börek sizi öperek uyandıracak!

Muzlu Süt

Kazım Büfe aslında kahvaltı için önerilen alternatiflerden biri, ancak sabaha tost ile başlamak istemedik. Bu nedenle yine Kazım Büfe kadar meşhur bir şey olan muzlu sütünü içtik. Böreğin üstüne çok iyi geldi. Tek sıkıntı içinde bolca şeker var, belki önden uyarıp şekeri azaltabilir ya da sadece bal ilave ettirebilirsiniz.

Bu arada Kazım Büfe’nin porsiyonları bir garip, 1 porsiyon muzlu süt aslında 1,5 su bardağına eşit. Dolayısıyla ya yarım porsiyon söyleyin ya da paylaşın.

img_7323

Kuşgözü Lahmacun vs. Humus

Tarsus’ta yemeniz gereken iki temel lezzet var; kuşgözü lahmacun ve humus. Özellikle, daha önce humus yediğinizi zannediyorsanız lütfen yediklerinizi bir kenara bırakın; hatta unutun! Biz mekan olarak Tarsus Amerikan Kolej’in yakınındaki Yeşilova’yı tercih ettik. Girişi pasaj içinde ama oturma yerleri adeta bir vaha gibi çok güzel bir bahçe içinde. Masamızı hemen donattılar (zaten bu üçlemedeki her yerde masayı önden yeşillik, turp ve domates ile donatmak standart) sonra tabak tabak humus-kuşgözü lahmacun-tahinli meze-atom-sıcak pideler geldi. Neyi nereden nasıl yiyeceğimizi şaşırdık. Bir de yanına şalgam söyledik. Çok çok lezzetliydi. En son kuşgözü lahmacuna humus sürüp yiyordum siz düşünün artık.

img_7346

Mersin sularında bir lagos balığı

Mersin’e akşam üzeri 18:00 gibi geldik. Marina’nın hemen karşısındaki Sultasa Hotel’de kaldık, 4 yıldızlı ve temiz bir otel.

Akşam yemek tercihimiz herkesin mutlaka balık yiyin demesinden dolayı arkadaşlarımızın da tavsiyesi ile Kargıpınarı’nda Balıkçı Kemali’ye gittik. Ortaya bol salata ve lagos ile barbun söyledik. Ben lagos’u ilk defa yedim, biraz büyük kılçıklı ama lezzetli, beyaz etli bir balık.

Aslında balık için bana verilen ve benim de size vereceğim tavsiye gündüz Narlıkuyu’ya gitmek ve o güzelim koylardaki salaş balıkçılarda daha kallavi bir balık ziyafeti çekmek. Biz maalesef akşam olduğu için gidemedik.

Künefe&Şıralı Börek

Balıktan sonra orada yaşayan arkadaşlarımız bizi ısrarla künefe yemeye götürmek istedi, ben de ısrarla künefenin tadını bildiğimi ve onun yerine kerebiç tatlısı yemek istediğimi söyledim.

Allahtan, çok şükür, bin şükür beni dinlememişler de beni mutluluktan kendi kendime güldüren, dış dünya ile bağlantımı kesen o ha-ri-ka künefe ve şıralı börek ile tanıştırmışlar!

Sıcak, yumuşacık, lezzetli tuzsuz bir peynirle yapılmış Mersin künefesi ve yine aynı kategoride şıralı börek… Bu ikili sanırım bu seyahtimde liste başım. Gerekirse Tantuni yemeyin, balık yemeyin ama bu ikisini mutlaka yiyin. Biz bu unutulmaz deneyimi Künefeci Emin Usta’da yaşadık.

Sıkma

Bu kadar yemenin üzerinden 8 saat geçmişti ve Travel Bakery hala acıkmamıştı. Kendisini sabah sabah sahil yolunda yürüyüşlere vurdu ve sadece bir kahve içti.

Mersin’de kahvaltı için en sık önerilen şey Narlıkuyu’da Cennet – Cehennem Mağaraları’na çıkarken (Narlıkuyu 1 saat uzaklıkta) yol üstündeki kahvaltıcılar. Biz hem aç olmadığımız için hem de o kahvaltıcılarda farklı birşey yiyeceğimize inanmadığımız için kahvaltı etmedik ama biraz zaman geçtikten sonra o kahvaltıcılardan birinde sıkma yedik.

Sıkma aslında bana göre gözlemenin bir başka versiyonu; yufka içinde peynir-patates-ıspanak gibi malzemelerden dürüm yapılıyor ve sac tava üzerinden pişiriliyor. Yanına da açık ayran içtik. Orada beğendiğiniz her hangi bir yere gidebilirsiniz bu arada.

Tantuni

Kendisi Mersin’in milli yemeği. Her ne kadar yerel arkadaşlarım “eskisi kadar iyi tantuni yapan yer yok” dese de ben yediğimden çok memnun kaldım. İnsan sorar kendine bu eskisi kadar güzel değilse eskisi nasıl birşey acaba? Daha ne kadar mükemmel olabilir?

Biz Göksel Tantuni’yi tercih ettik. Listemizde yer alan alternatiflerden biriydi ve seçmemizin özel bir nedeni yoktu yakınlarımızda orası vardı orayıa gittik.

İnce dürümlü (tek dürüm olarak da söyleyebilirsiniz) bol yağlı, baharatlı et o kadar ama o kadar lezzetli ki ilk lokmadan sonra nasıl bittiğini anlamıyorsunuz. Hem damağınızda yağ tadı bırakmıyor hem de lezzet her bölgeye eşit bir şekilde yayılmış ve oldukça hafif (ki bu üçlemede yediğim her yemek için yapabileceğim bir yorum)

Kerebiç, Mamül ve Cezerye

Tantuni üzerine maalesef daha önümüzde yiyecek çok şey olduğu için kerebiç, mamül ve cezeryeyi  Dondurmacı Halil Usta’dan paket yaptırıp yanımıza aldık. Her ikisi de yaklaşık 1 hafta tazeliğini koruyor.

Kerebiç alırken önemli bir nokta şu: yanında beyaz kaymağımsı bir tatlı ile servis ediliyor. Eğer onu ayrı yemek istiyorsanız ya da kerebiç ile karıştırmak istemiyorsanız (ben yola gideceğim için istemedim) bunu mutlaka paket yaptırırken söyleyin. Hepsini aynı yere koyarlarsa sıkıntı olabilir.

  • Kerebiç içi ceviz ya da fıstıklı kurbiye gibi ama daha aromatik.
  • Mamül bunun içinde hurma olanı.
  • Cezerye de havuç ezmesinden yapılan bir tatlı.

Taş Kadayıf ve Gönül Bohçası

Adana’ya dönene kadar midemizde biraz yer açıldı ve ben listemde olan Tatlıcı Gönül Kardeşler’e gidebildim. Burası tapas bar kafasında. Sıra sıra tatlılar dizilmiş  ve siz önünüzdeki kağıtlarla istediğinizi kendiniz alıp yiyorsunuz sonra doyduğunuzda kasaya ödemenizi yapıyorsunuz.

Taş kadayıf ve Gönül Bohçası Adana’nın meşhur tatlılarından. Gönül bohçası fıstık tabanlı içi kaymaklı baklava hamuruna sarılı bir harika, taş kadayıf da içi kaymak ya da ceviz ya da fıstık alternatifinden oluşan bir başka harika. Şuurunuzu kaybetmemek çok zor benden söylemesi.

Ve Final…Adana Kebap

Okuduğum bloglarda doğru olan tek birşey var, Adana’da nerede yerseniz yiyin kebabı iyi yapıyorlar. Biz bu söylemden yola çıkarak rastgele bir yere gitmedik tabii ki.

Listemdeki ilk yer olanYeşilKapı Kebapçısı’nı aradık maalesef pazar kapalıydı. O nedenle Kaburgacı Yaşar Usta’ya gittik. İlk girişte bizde azıcık turistik yer imajı uyandırsa da sonra masalarda oturanlardan lokal bir yer olduğuna ikna olduk. Adana’da kebap yerine kıyma diyorlar. Biz de bir kıyma ve kaburga söyledik. Ben ciğer yemek istiyordum ama maalesef kalmamış. Bu geziden kendime not tamam pes ediyorum bir daha Adana’ya gidersem sabah kahvaltıda ciğer yiyeceğim – şaka tabii ki-

Kebap ne kadar harika ve unutulmaz bir lezzete sahipse maalesef kaburga da bir o kadar kötüydü. Etleri sinirinden yiyemedik. Bence maceraya gerek yok siz bir kebap bir de bulabilirseniz ciğer söyleyin en temizinden. Bu arada İstanbul’da yediklerim kebap değilmiş çok netim bu konuda.

Bu yazımda mümkün olduğunda yemeklerin adını yazmaya çalıştım, çünkü aslında her yer çok iyi yapıyor. Daha doğrusu en iyisini yapan tek yer yok. Herşey doğal-temiz olduğu için de bu böyle aslında. O nedenle sizin farklı bir restoran listeniz olabilir.

Afiyet olsun!

Daha Fazla
Danimarka

Yedek Kulübesindeki Gizli Yıldız

header-facebook-copenhagen-cph0416

Neresi mi? Bizim yedek kulübesindeki gizli yıldızımız Kopenhag! Kopenhag, kendisine haftasonu kaçamağı hediye etmek isteyen, sakin ve düzayak bir şehir görmek isteyen gezginler için birebir. Neden yedek kulübesinde derseniz de hadi itiraf edelim, kaçımızın ilk 11’inde Kopenhag var ki? Bir cumartesi sabahı başlayan ve pazartesi gece yarısı son bulan gezimiz işte tam yukarıdaki tanıma uyuyordu. Sağolsun otelinden barlarına, sokaklarından füme somonuna kadar bizde hiç hayal kırıklığı uyandırmadı.

Mart ayını Kopenhag’da karşılayanlar kulübü olarak öğlen üzeri indiğimiz havalimanından merkeze tren ile kolaylıkla geldik. Otelimiz (The Square) tren istasyonuna yaklaşık 10-25 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Hızlı bir check-in’den sonra eşyaları odaya koyup sokaklarda kaybolmak için dışarı çıktık. Hepimizin bir kuzey ülkesi ile ilk tanışması olduğundan kalın kazaklar, rengarenk berelerden sesleniyorduk ama o da ne, hava öyle bir güneşliydi ki şaştık kaldık. Hızlıca otelin önündeki City Hall Square’de fotoğraf çektirdik, bir baktık o sırada biraz yağmur atıştırıyor. Belli ki Kopenhag bize şaka yapıyordu. Sonra solumuzda City Hall Square kalacak şekilde kendimizi caddelere bıraktık. Burası oldukça compact, dönüp dolaşıp aynı yerlere çıkabileceğiniz bir şehir.

Kopenhag’ın en ünlü alışveriş meydanlarından biri Stroget. Klasik bir benzetme olacak ama İstanbul’un İstiklal Caddesi diyebiliriz. Yolunuz bir şekilde buraya çıkıyor zaten.

Ara sokaklarda yüzlerce sade ve sade tasarımların olduğu mağazalar, küçük butikler var. Burada uğramadan yürümeyin diyeceğim mağazalar: Other Stories – COS – Weekdays ve tabii ki LEGO.

Biz buraları hızlıca dolaşıp günün sonuna doğru soluğu Christiania isimli hippi bölgesinde aldık, sabahın köründe kalkmanın üstüne yol yorgunluğu eklenince bulmak biraz zor oldu. Kapısından girerken ne kadar bohem ve tarz olduğunu anlıyorsunuz. Grili, heykelli, gizemli bir yer. Fotoğraf çekmek yasak dediler biz de söz dinledik. Burası devlet otoritesini reddeden, her anlamda serbest bir bölge ve kendilerine ait bayrakları ile baya baya dışarıya kapalı bir yaşamları var.

Bu bahsettiğimiz yerleri hep yürüyerek gezdik bu arada, dediğim gibi compact bir şehir olduğu için herhangi bir harita uygulamasından kolaylıkla gideceğiniz yerler bulabilirsiniz.

Yazının ortalarında hafiften bir yeme konusuna gireyim. Herhangi bir cafe ya da restorana gidip en favori yemeklerden olan smorrebord (ekşi mayalı ekmek üstü füme somon) yiyebilirsiniz. Biz de tam olarak bunu yaptık.

img_2543

Dünyanın En Kral Cocktail Barı: Ruby

Yurt dışında haftasonu bir bara ya da restorana kaç defa gidersiniz? Bir veya iki olsun. Biz burada tam üç defa gittik. En son valizlerle kapısının önünde açılmasını bekliyorduk siz düşünün. (Ufak bir not: Ekip olarak hepimiz sosyal içiciyizi farklı bir anlam çıkmasın lütfen.)

Ruby ağırlıklı lokal, beyaz yakalıların iş çıkışı gittiği ayakta ya da barda takılmalı, ev ortamında bir bar. Menüsünde sadece kokteyller var ki ben 2 sene önce gittiğim dönemde İstanbul’daki coctail bar’lar daha portakalda vitamindi. Haliyle üç kadın durmadan kokteyl deneyip durduk. Benim favorim Jack’s Rose idi. Özel bi elma şarabı ile yapılan hafif ekşili tatlılı bir kokteyl. Hala var mı menülerinde bilmiyorum ama yolunuz düşerse mutlaka ve mutlaka deneyin!

İlk gecemizden memnun bir şekilde otelimizde yorgun bir uykuya daldık.

Granola

Ertesi gün kahvaltı için pek çok arkadaşımın önerisi olan Granola’ya gittik. Renkli tabakları, meyveleri, müslileri, kahvesi ve pankekleri ile pek mükemmel bir kahvaltı yaptık. Seçtiğimiz kahvaltı menüdeki ilk seçenek olan Morgenmsdstallerken gibi uzun ve garip isimli olan. Yalnız biraz kalabalık olabiliyor ve rezervasyon yapmıyorlar, bu sebeple erken gitmekte fayda var derim.

Kahvaltı yaptıktan sonra biraz o bölgeyi de gezdik. NewYork’taki Meatpacking gibi bohem, bol tuğla evli ve yine tasarım tasarım butiklerin olduğu bir bölge. Buradan yürüyerek görülmesi gerekenler listemize sadık gezginler olarak google’a yazdığınızda bol renkli balıkçı tekneli, kutu kutu evli görsellerin çıktığı yerleri görmeye gittik. Bu bölgenin adı Nyhavn olarak geçiyor.

Yolda karnımız acıkınca bir süpermarkete girip ıvır zıvır atıştırmalıklar ve lokal biralar aldık. Denize karşı mis gibi bir keyif molası verdikten sonra Langelinie Limanı’nda yer alan Küçük Deniz Kızı heykeli ile buluştuk. Oldukça hüzünlü bir hikayesi var kendisinin o nedenle ben durup uzun uzun kendisini izledim. (Gerçekten küçücük bu arada.)

Heykeli arkamızda bırakıp harika yürüyüş yolları ve bahçeleri olan Churchill Parkı’nı gezmeye başladık. Parkın içinde yer alan Fontaine Gifon ve St. Alban Anglikan Kilisesi geçerken en azından durup bir bakabileceğiniz noktalar. Sonra acıkan karnımızı doyurmaya ve tabii ki Travel Bakery’nin en sevdiği yeme ortamına, şehrin yemek pazarına doğru gittik.

Torvehallerne – Open Food Market

Birkaç yazımı okuduysanız böyle yerlere olan aşkımı çok iyi biliyorsunuzdur. O nedenle doğrudan konuya giriyorum; oldukça kalabalık, tatlıları ve yemekleri ayrı ayrı 2 büyük alanda olan, içerik olarak zengin bir yerdi. Ekmekler, peynirler, bol bol deniz ürünleri, tatlılar yine ne ararsanız vardı.

Ben eve götürmek için tam tahıllı, zeytinli bir ekmek, pesto soslu peynir ile orada anında tüketmek için penutbutter’lı brownie ve karışık deniz mahsüllerinden oluşan bir tabak aldım. Allahtan akıl edip dış mekanların ve yemeklerimin fotoğrafını çekmişim içeride gözüm döndüğünden hiç paylaşımım yok farkederseniz. Burayı mutlaka listenize yazıyorsunuz, özel ricam.

Tekrar şehir merkezindeki alışveriş caddesine geri dönüp sokaklarda kaybolduk, herkes gerekli harcamalarını yaptıktan sonra yine bir tatlıcıda kısa bir kalori molası verdik. Mekanımız Bertels Salon Cheesecake. Ufak bir not böyle yerlere kalabalık gitmenin en güzel yanı her şeyi deneyebiliyorsunuz ki biz öyle yaptık.

Otele gidip aldıklarımızı bırakıp, biraz dinlendikten sonra çılgın(!) Kopenhag geceleri için hazılanmaya başladık. Gün içinde tıka basa yemek yediğimiz için bir restoran aramadık. Barlar sokağı diyebileceğimiz Gammel Strand’da yer alan Fugu Coctail Bar’a gittik. İçerisi biraz boştu sanırım biz erken gittik. Neyse içimize sinmedi ordan bir sokak paraleldeki Ruby’e gittik (sayın bu 2. oldu) yine keyifli bir muhabbet bol bol mekana gelenlerin gıybeti ile 2. gecemizi sonlandırdık.

img_2551

Yetmiyordu!

Şimdiden söyliyeyim ben Kopenhag’a bir daha gideceğim; hem restoran açısından gözüm doymadı hem maalesef kapalı olduğu için meşhur Tivoli Bahçeleri’ni gezemedim hem de yarım günde bitecek Malmö’ye gidemedim. Son günümüzü daha çok saraylara-hanlara ve hamamlara ayırdık. Tabii ki önce kahvaltı.

Bang & Jensen

Son kahvaltımızı Istedgade Caddesi’ndeki Bang & Jensen’de yaptık. Burası Granola’ya benzer ve otele oldukça uzaktı. Hatta giderken o kadar acıkmıştık ki yolda vazgeçmeyi bile düşündük. Yine kocaman kahvaltı tabakları geliyor. Sipariş verirken size bir kağıt veriyorlar, üzerine adınızı yazıyorsunuz ve alttaki kutucuklardan kahvaltınızın içeriğini, ekmeğinizi, yumurtanızı kendiniz seçiyorsunuz ve kişiselleştirilmiş kahvaltınız hazır.

Kahvaltı sonrası sırasıyla aşağıdaki yerleri gezdik.

Amalienborg Royal Palace

1794 yılından beri Kraliyet Ailesi’ne ev sahipliği yapan ve dört adet rokoko sarayından oluşan bu yapı kocaman, görkemli bahçeleri ile gezmeye başlasak bir hafta sonu daha gerekir dediğimiz bir yerdi. Bu nedenle bir ucundan girip diğer ucundan çıktık.

Frederick Kilisesi

Tamam madem royal palace’ı tam gezemedik o zaman hemen ilerisindeki görkemli yeşil kubbesiyle “Mermer Kilise” olarak anılan Frederik Kilisesi’ni hızlıca gezelim dedik.

Ny Carlsberg Glyptotek 

Hem Danimarka hem de Akdeniz kültürünü aynı çatı altında buluşturan farklı bir iç tasararımı ile ilginç bir yerdi. Özellikle aşağıda fotoğraflarını göreceğiniz gibi Milano’daki 10 Corso Como’ya benziyor.

National Museum of Denmark

Burayı sevdim, hızlıca üst katlarına çıkıp odacıklardaki performansları görebilirsiniz. Kiminde insanlı bir etkinlik kiminde ise eski kapılar ya da sandıklar var. Sonrasında alt katta yer alan mağazadan kendinize Viking dönemine dair ufak hediyelikler alabilirsiniz belki.

Dönüş öncesi elimizde valizler havalimanına gidene kadar ne yaptık? Tabii ki Ruby’i üçledik!

Travel Bakery’nin Kopenhag deneyimi şimdilik bu kadar. Daha detaylı bir deneyim için mutlaka tekrar gideceğim. Keyifli seyahatler.

Daha Fazla
İsveç

Stockholm’ün Şarkısı

stockholm-sweden-5

Stockholm dediğimde garip bir şekilde sözlerinde hiç Stockholm geçmeyen bir şarkı dolanıyor dilime. Seyahatimin üzerinden 1 yıl geçecek neredeyse hala durum aynı. Bakalım Stockholm’e gittiğinizde sizin şarkınız ne olacak? Benim şarkım yazımın sonunda…

Bu kadar kısa bir şehre bu kadar kısa bir giriş yeterli diyerekten, İstanbul için ılık ama İsveç için soğuk bir nisan akşamında başladığımız hafta sonu seyahatimizi anlatıyorum. Stockholm gerçekten 2 tam günde bitebilecek bir yer, bu nedenle cuma akşam uçağı ile gittiğimize memnunum. Akşam yerel saat ile 23:00 civarı Arlanda Havalimanı’na indik. Pasaport vb. süreçlerimiz sorunsuz oldu.

Havalimanından şehre ulaşım için çeşitli alternatifler var biz biraz maliyetlerden dolayı şu şekilde çözdük: Havalimanından merkeze ulaşım için hızlıca info bölümünü bulduk ve 3 günlük metro/otobüs kart aldık. Sonra yine aynı danışmadan belediye otobüs duraklarının yerini öğrendik ve belediye otobüsüne bindik. Otobüs, 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra bizi Marsta durağına bıraktı. Buradan da tren kartlarımız ile trene binerek yaklaşık 30 dk. içinde otelimize geldik. Stockholm’de para birimi kron ve gerçekten pahalı bir şehir. Havalimanı ulaşımının 350 kron’dan başladığını düşünürsek en azından ayakbastı parası vermeden otelinize ulaşabilirsiniz.

Unutmadan otelimiz Raddison Blue Waterfront Hotel’di. Hem merkezi hem de temiz olması nedeni ile biz çok memnun kaldık. Sanırım orada bir kaç tane Raddison Blue Hotel var rezervasyon yaparken dikkat edin.

Cumartesi çok puslu ve az çisil bir sabaha uyandık ve kahvaltı için tarihi bir pastaneye doğru yola çıktık.

Vete Katten

Ben hayatımda hiç 10:00’da açılan bir pastane görmedim. Stockholm’de var! Tamam, cumartesi tatil günü falan da hani 10:00 nedir? Neyse, yaklaşık 15 dk. kapısında bekledikten sonra 1928’lerden beri hizmet veren Vette Katen’in mermer masalarında oturarak içimizi ısıtan bir kahvaltı yaptık. İçerik ilk gün için beni tatmin etti: İçi salam, peynir, somon gibi yerel malzemelerle dolu domatesli, zeytinli ya da tahıllı vb. çeşitli ekmeklerden oluşan sandviçler, yerel tatlılar ve sınırsız kahve!

Özellikle tatlı bölümü hem gözünüzü hem midenizi doyuracak cinsten; çeşit çeşit çörekler, kuravasanlar, pastalar, kurabiyeler var. Bu arada 1928’lerden sesleniyor diye eski bir yer olarak düşünmeyin. Hem dükkan hem de web siteleri çok modern. Vitrinleri de çok ciciydi. Ben lokal ve tarihi pastaneleri çok seviyorum. Burası da Stockholm’ün önemli pastanelerinden biriydi. Mutlaka uğramanızı kahvaltı yapmasanız bile en azından bir kahve ve tatlı denemenizi öneririm.

Vasa Müzesi (Vasamuseet)

Kahvaltı sonrası biraz etrafı dolaştık ve ana programımıza sadık kalarak trene binip Djurgården Adası’na gitiik. Aslında yarım ada gibi bir yer. Burada gerçekten komik bir hikayesi olan savaş gemisi Vasa’yı gezdik. Vasa bizlere 17. yüzyıldan seslenen, üzerinde hala detaylı ve değerli işçilikleri olan, maalesef tasarım ve inşa sırasında yapılan yanlış hesaplamalar nedeni ile ilk seferinde batan bir gemi. İçerisi biraz karanlık ve kasvetli olsa da hızlıca bir tur atarak görebilirsiniz. Çıkışında bir de mağaza var. Müze hakkında bütün detaylara http://www.vasamuseet.se/tr linkinden, üstelik Türkçe olarak ulaşabilirsiniz.

Müzeyi bitirdikten sonra adayı ana karaya bağlayan yolu yürüyerek Norrmalm Bölgesi’ne gittik. Sokaklar soğuk, puslu, yol boyunca irili ufaklı mağazalarda kaybolabilirsiniz. Yollarda kaybolduktan sonra beni tanıdıkça “Evet bu kız zaten başka yerde yemezdi” diyeceğiniz bir yerde öğlen yemeğimizi yiyoruz. Burası Östermalms Saluhall yani Stockholm Yemek Pazarı!

Östermalms Saluhall

Hemen hemen gittiğim bütün şehirlerde mutlaka bir yemek pazarını ziyaret ediyorum. En önemli nedeni çok samimiler, bütün cornerlarda her şey gözünüzün önünde oluyor ve dilediğiniz gibi görebiliyorsunuz. Sonra ufak ufak tadımlık ürünler alabiliyorsunuz. Genelde gerçek lokaller olduğu için geleneksel mutfağı daha uygun fiyatlara tadabiliyorsunuz ki bu da benim için bulunmaz hint kumaşı demek.

Neyse Östermalms Saluhall da bu yukarıda saydığım güzelliklere sahip bir yerdi. Bol bol deniz mahsülünden (evinize alıp evde pişirmeniz için) yarı şık bistrolara, peynircilerden tatlıcılara kadar herşey vardı. Ben füme somon delisi olduğum için tercihimi dilim esmer ekmek üzerine tereyağı ve bol yeşillik ile süslenmiş somondan yana kullandım. Yanında da bir kadeh şarapla günümüzü güzelleştirdik.

tanıştığımıza memnun oldum
Tanıştığımıza Memnun Oldum

1888’den beri var olan bu açık pazara daha uzun ömürler diliyerek puslu ve soğuk Stockholm sokaklarında kaybolmaya devam ediyoruz.

İçimizdeki alışveriş canavarını biraz beslemek için yine Hamngatan caddesinde yürüyoruz. Alışveriş için Östermalms ve Norrmalm Bölgelerini gezebilirsiniz. Neyse bu cadde üzerinde NK Stockholm buranın çok katlı bir mağazası, hızlıca girip kafamızda kronları TL ile çarpıp böldükten sonra ne varsa Zara’da var diyerek aynı cadde üzerindeki Zara’yı geziyoruz. Stockholm’de naif ve minimalist tasarım mağazalar çok var. Sokaklarda rastgele birilerine girebilirsiniz. Ben şahsen Grandpa, Papercut Shop ve Weekend’i çok sevdim.

Yollarda yürümeye devam ederek hakettiğimiz üzere Konditori Sturekatten isminde 2 katlı, dantelli fistolu minicik bir vintage cafe’ye girdik. Burası lokal tatlıların olduğu eski bir yer. Çeşit çeşit tatlılar arasında kendinizi kaybetmezseniz güzel bir masada oturup kendinizi kısa bir süreliğine Jane Austen’in romanlarından birinde hissedebilirsiniz.

img_2722

Stadshuset

Akşam için güzel bir restoranda rezervasyonumuz olduğu için midemizi ve kendimizi çok yormadan günümüzün son rotası olan otelimizin dibindeki Stadshuset’i yani Stockholm Belediye Binası’nı gezmek üzere yine bir başka küçük yarım adacık olan Kungsholmen’e gidiyoruz.

Açıkçası bu ada artık suya yakınlığından mı yoksa havanın kararmak üzere olmasında mı nedir kendimi Ejdarha Dövmeli Kız filmlerinin çekildiği terkedilmiş mekanları geziyomuşum izlenimi uyandırdı. Sokaklar pırıl pırıl ama bir o kadar ıssız. Ölsek kimsenin ruhu duymaz ama ruhumuz bu huzurdan acayip mutlu olur falan. Öyle garip…neyse belediye binasını ana hatları ile dışardan gezdik. Ben kalp taş duvarlar olduğundan binayı bu adanın en sıcak yapısı olarak ilan ettim. İlgimi çektiği için kayıtlara geçsin istedim, bu binada her yıl Nobel Ödülü Yemeği düzenleniyormuş.

Otelde dinlendikten sonra akşam ancak 22:00’ye yer bulabildiğimiz Riche’ye doğru yola çıkıyoruz.

Riche

İstanbul’da yaşayanlar Lucca’yı nasıl bilirsiniz? Lucca ne ise Riche de o! Tam olarak öyle özetleyebilirim. Tabii ki mekanın şekli, konumu, popülerliği ve içindeki kalabalığı açısından. Yoksa Lucca gibi magazinsel bir ünü yok ve fiyatları bence uygun. Mekanın iç taraflarında yer alan masamıza oturduktan sonra dünyalar ilgilisi, daha önce defalarca İstanbul’a gelmiş hatta Soho House’daki private party’lere katılmış, ismini verirsem magazine girere diyeceğim kişilerle arkadaş olan garsonumuzla menüden yemek seçmeye başladık.

Ben hiç düşünmeden meşhur İsveç köftesi-köttbullar (menüdeki adı: Swedish meatballs with cream sauce, lingonberries, potato purée) sipariş ettim. Çok çok lezzetliydi, yemeğimden memnun oldum. Arkadaşım da risotto yedi (menüdeki adı: Risotto with green asparagus and a planed parmesan)

 

Tatlı olarak ben bilmeden gayet füzyonist bir seçim yaparak “Chocolate and fudge terrine with strawberry sorbet and preserved strawberries” dedik. Bir fotoğrafa bir de ismine bakın yorumu size bırakıyorum.

Özetle Riche ana yemekleri, içkileri, gecenin ilerleyen saatlerine doğru kalabalıklaşan kitlesi ile oldukça doğru ve eğlenceli bir tercih oldu bizim için. Size de tavsiye ederim.

Pazar Kahvaltısı dediğin…

Uğruna kilometrelerce yürümektir dediğini duyar gibiyim seyahat arkadaşımın. Etrafı görelim, henüz tam acıkmadık yürürüz ne var diye diye sanırım metrodan inince 30 dk yürüdüğümüz bir yer Pom&Flora.

Kapıda nasıl bir sıra var anlatamam halk sokaklarda, e mekan küçük? Aradaki dengeyi hemen kuran Türkler olarak arkadaşım sıraya girdi ben mekana girdim ve bir boş masaya kuruldum. İyi ki öyle yapmışız çünkü baya baya ayakta kalabilirdik. Sıra bize geldiğinde hızlıca siparişimizi verdik ve beklemeye başladık. Kahvaltı çok karmalık bir menü değil zaten standart şeyler daha önceden hazırlanmış. Bizim gibi karışık bir kahvaltı seçebileceğiniz gibi sadece granola&meyve ya da kruvasan reçelden oluşan bir kahvaltı da seçebilirsiniz. Yanına sıcacık kahvelerimiz camdan yağan yağmuru izlemek…gerçekten böyle zamanları çok seviyorum.

img_2766

Gamla Stan

Pom&Flora’yı arkamızda bırakarak meşhur Gamla Stan Bölgesi’ne ve Kungliga Slottet Kraliyet Sarayı’na gidiyoruz.

Gamla Stan için söyleyebileceğim çok fazla birşey yok açıkçası, Stockholm’ün kalbi denilen bu tarihi bölgeyi mutlaka görün, ara sokaklarında kaybolun ve bir yeri beğendiyseniz ya o anda girin ya da maps’te işaretleyin bulamayabilirsiniz. Hani Stockholm dediğinizde google’da çıkan görüntüler varya işte orası burada. Renkli birkaç katlı şirin şirin evler, tarihi binaların fonunda eski bir çeşme ve insanı donduran bir deniz soğuğu. (Travel Bakery pek bayılmadı)

Kraliyet Sarayının halka açık bölümlerini de gezebilirsiniz dilerseniz ki bina temelinde İsveç Kraliyet ailesinn rezidansı olur. (Biz gezmedik zamanımız yoktu çünkü)

Kraliyet Sarayı’nın hemen bitişiğindeki Storkyrkan Katedrali de oralara kadar gelmişken hızlıca girip görebileceğiniz bir yer. Gamla Stan ara sokaklarında çok fazla sayıda minik dükkanlar var hem gözlerinize bayram yaptırabilir hem de hediyelik eşya alabilirsiniz. Stockholm’ün ünlü hediyelik eşyası minik bir at figürü olan Dala. Bol bol bunu göreceksiniz. Gamla Stan’ı da bitirdikten sonra son bölgemiz olan bohem, özgün, trendsetter Södermalm!

Södermalm

Vintage mı aradınız yoksa minimalist tasarımlar mı? Takı, kitap, müzik, moda her konu başlığında yaratıcılığı ile sizleri şaşırtacak mekanlar burada. Hiçbiri ilginizi çekmese bile sadece havasını solumanız bile keyifli. Biz uçağımıza saatler kala böyle bir Stockholm’e veda ettik.

Son olarak bir restoran daha paylaşacağım: Nytorget Urban Deli

Deli dolu, bir kaba sığmaz 5-6 yaşlarında bir oğlan çocuğu olurdu burası eğer bir insan olsaydı. Menüsü farklı, sunumları değişik, bir bölümü market gibi konumlanmış. Arada değişik peynirler tadımda falan…Yalnız uyarayım yemek için konservatif biriyseniz pek beğenmeyebilir ya da kendi damak tadınıza uygun bir yemek bulamayabilirsiniz. En iyisi google’lamak.

Son olarak, İsveç’i daha yakından tanımak için Kooplog’un  Vikinglerin Ülkesi: İsveç yazısını da okumanızı öneririz.

Unutmadan; Stockholm için şarkım pek sevgili Muse’dan geliyor: Sing for Absolution! İyi yolculuklar…

 

Daha Fazla